HEPİNİZ SERBEST ÇALIŞANSINIZ, HABERİNİZ YOK!

Teknolojideki değişimin logaritmik etkisi ekonomik ve sosyal yaşama da hızla yansıyor ve doğal olarak bu yansıma iş yaşamımızı da direkt olarak etkiliyor.

Bu etki öncelikli olarak mal ve hizmet üretim süreçlerini etkilediği için firmaların üretim süreçlerini etkiliyor ve bu da direkt olarak firmaların iş gücünde değişiklik yapmalarına neden oluyor. Ayrıca bu değişimler, uyum sağlamayı beceremeyen firmaların da ömrünün kısalmasına neden oluyor.

Teknolojik değişim tüketici zevk ve tercihlerini de etkileyerek ürün ve hizmetlerin ömürlerini de etkiliyor. Bu da yukarıdaki döngüyü hızlandırıyor.

Tüm bunların üzerinde ayrıca kapitalizmin daha ucuza üretmek baskısı da eklenince sadece mavi yakalı değil, beyaz yakalı iş gücü de işini uzun süreli korumakta zorlanıyor.

 Üniversitelerde, yirmi yıl önce olmayan bir çok yeni bölüm var ve bunlar hızla çoğalıyor. İnsanlar yaklaşık yüz yıl öncesinde nesiller boyu aynı işi yürütürken şimdi iş yaşamları boyunca bırakın 7-8 iş değiştirmeyi, 7-8 değişik sektörde çalışmak zorunda kalıyor.

Ayrıca dünyadaki gelişmeler, nitelikli iş gücünü daha ucuz olan niteliksiz işçiliğe doğru çekerken, kurum içerisinde yapılan birçok işi de taşeronlara devretmeye zorluyor, çünkü bu daha ucuza geliyor ve şirketlere esneklik sağlıyor.

Dünyada giderek artan, çalışılanları evde çalışmaya teşvik eden uygulama bunun başlangıcıdır aslında. Evde çalışanlar, oldukça pahalı olan ofis alanı işgal etmiyor, aynı şekilde ofiste çalışanların kullandığı su, elektrik maliyetleri ortadan kalkıyor, iş yerindeki çatışmaları azaltıyor vs.vs.

Önümüzdeki yıllarda beyaz yakalı çalışanların çoğu taşeron olarak çalışmaya devam etmek zorunda kalacak.

Aslında ister bir şirketin maaş ile çalışan üst düzey yöneticisi, veya alt kademe çalışanı, isterse bir şirketin sahibi olalım, biz aslında “serbest çalışan bir iş sahibiyiz” (feelancer) ve patronuz.

Çünkü sonuç olarak biz herhangi bir kurumda çalışarak o kurum için bir değer yaratıyorsunuz. Bu değeri yaratırken de bilgi, beceri ve zamanımızı kullanarak bunun karşılığında değeri (ÜRÜN) belli bir maaş karşılığında (FİYAT) bir kuruma (MÜŞTERİ) satıyoruz.

Bizler artık kendimizi memur veya işçi olarak göremeyiz, çünkü sistem bizi ister istemez bir taşeron – “serbest çalışan” haline getirecek ve bu da oldukça kısa bir süreçte gerçekleşecek.

Serbest çalışan” olduğumuzu algıladığımız zaman, şapkanızı önümüze koyarak bu işin nasıl yönetilmesi gerektiğini düşünmenin zamanıdır. Bir işin oluşturulması ve yönetilmesi ise öncelikle “iş modelinin yaratılması”, iş modeli doğrultusunda “iş planının” yapılmasından geçer.

 Bunları erken kavrayarak halihazırda yaptıklarımız doğrultusunda “iş modeli”, “iş planı” çalışmaları yapmaya başlamamız da, girişimciliğe “serbest çalışan”  olarak  geçişimizi kolaylaştıracak bir yatırım olacağı gibi, işimizigeliştirerek “kar” veya “kazançlarınızı” maksimize etmemize yardımcı olacaktır.

 “Serbest çalışan olmamanın tek alternatifi işsiz olmaktır, çalışmamaktır”. – Geoffrey James

ÇALIŞAN MIYIZ? / ŞİRKET SAHİBİ MİYİZ?

DEĞİŞİM VE DEĞİŞİMİN İŞİMİZE YANSIMASI

İŞİMİZİN GELECEĞİ

 

Önce Başarısızılık Sonra Başarı, Başka Yolu Yok…

Girişimcinin çok şanslı birisi olmaması halinde ilk girişiminde başarıyı yakalaması çok düşük bir olasılıktır.

Gallup araştırmalarına baktığımızda, ABD’de kurulan şirketlerin %50 sinin ilk beş yıl içerisinde kapandığını görüyoruz.

Türkiye’de de çok değişik değil bu oran. Yeni kurulan işletmelerin %24’ü iki, %52’İ dört, %63’ü de altı yıl içerisinde yok oluyor.

Değişimin hızının getirdiği etkinin yanı sıra daha birçok neden var bu başarısızlıkların temelinde. Kişisel araştırmalarım, bu şirketlerin çoğunun pazara girerken veya ürün geliştirirken yeteri kadar araştırma yapmadıklarını ve gerçekçi bir iş modeli ve iş planı üzerinde çalışmadıklarını gösteriyor.

Melek yatırımcılar üzerinde yapılan çalışmalar da aynı sonuçları gösteriyor neredeyse. Melek yatırımcıların yatırım yaptıkları girişimlerin sadece %20’sinden para kazanabiliyorlar.

Sonuç olarak bir girişimcinin ilk girişiminde başarılı olması, birçok etken nedeni ile çok düşük bir şans.

Ancak başarısızlık bir girişimcinin uzun dönemde, en önemli yatırımlarından biri, çünkü bu denemelerde öğrenilenler başarıyı getiriyor.

Artık hepimiz biliyoruz, girişimcilik öğrenilebilen bir şeydir ve bunların içerisinde başarısızlık oranını minimize etmek de vardır.

Başarı şansını çoğaltmak için en önemli şartlardan biri bir fikirden değil bir sorundan yola çıkmaktır. Fikrimizin hangi sorunu ortadan kaldırdığı ve bunun gerçek bir sorun olup olmadığını kavramak en önemli çıkış noktasıdır. Araştırdığınız zaman bugün başarılı olarak nitelendirdiğimiz birçok girişimcinin kendi yaşadıkları bir sorunu ortadan kaldırmak için yola çıktıklarını göreceksiniz.

Zaten artık sattığımız her şeyi “değer önerisi” olarak tanımlamıyor muyuz?

Doğru ürünü geliştirerek yaratmak için sürekli “değer önerimiz” ile çözüm arayan kişiye, yani müşteriye danışarak ürünü son hale getirdikten sonra da iş modelimiz oturtarak iş planımızı yapmak gerekir ki ortadan yok olanlar listesine girmeyelim.

ŞİRKETLER GÖZGÖRE GÖRE KENDİLERİNİ NASIL BATIRIR

Yıllardır süren kötü bir alışkanlığımı biraz kontrol altına alabilmek amacıyla, yıllar önce içmeyi bıraktığım pipo işine yeniden başladım, böylece tütünü daha az kullandığımı düşünüyorum veya düşlüyorum.

Uzun yıllar içerisinde elimde 20-25 tanelik ve en yenisi 20-25 yaşlarında olan bir pipo koleksiyonum olmuş.

Uzun bir süre için Bodruma gelirken yanıma en sevdiğim dört tanesini almıştım. Ancak uzun süre kullanımdan dolayı üç tanesinin ağızlık kısımlarında oluşan diş çentikleri artık kocaman bir delik haline gelmiş. Sordum soruşyurdum, Türkiyede iki büyük pipo imalatçısından biri olan ve adını eski Tofaşın üç kuş ismi taşıyan arabalarından birinden alan şirketin tamir işleri yaptığını da öğrendim. Mail atarak fiyat aldım, tanesi 35 TL’den yeni sap takılacak, kargo ile kendilerine gönderdim.

Kargo ellerine vardığında aradılar ve küçük pipom için gerekli uzun ağızlık kısmının olmadığını ancak kısa takabileceklerini söylediler. Güzel, kabul ettim ve kendilerinden pipoları bana gönderirken diğer ikisi için de yedek ağızlık göndermelerini rica ettim.

Buraya kadar her şey alışıldık şekilde gitti.

Ve macera pipoların geri dönüşü aşamasında başladı. Siparişime bir paket de temizleme çubuğu ekledim, borçumu sordum.

– 160 TL,
– Biraz fazla gibi geldi,
– Yedek ağızlıklar 25 TL,
– Peki.

Aslında yedek ağızlılar Amazon da ve Ebayde .99 centen başlıyor ama beklemek yerine vereyim siparişi diye düşünerek kabul ettim.
– Kargo ile gönder,
– Kardeşim neden, şimdi evden çıkıp 15 km gideceğim ayrıca 8-10 TL kargo parası vereceğim,
– Banka hesabı şirket hesabı tamiratta şeyettiremiyoruz.

Bunu Türkçesi aslında “tamiratta fatura kesmek istemiyorum” çünkü KDV ve kurumlar vergisinden vergi kaçıtıyorum, ama benim şimdi bunla uğraşacak halim yok.

– Baştan söylesenize bunu kardeşim ben bu kadar uğraşmak istemiyorum,
– O zaman PTT ile gönder.

Lanet olsun ona da peki neticede yine 15 km yol gideceğim ve havale ücreti vereceğim. PTT ile para göndermenin bedeli 12 TL. Diğer bir deyişle, baştan bilgilendirilmediğim için 12 TL dolandırıldım, ayrıca vergi kaçakçılığına aracı oldum.

Neticede bugün kargom geldi, herşeyin hallolduğunu sanan ben yanılmış. Gönderilen iki yedek uç, yani 50 TL ödediğim ürün hiç bir pipoma uymuyor. Ben bunu sizin nerenize uyduracağım?

En sevdiğim pipoma ağızlık uydurulerken delik genişletilmiş ama yamuk genişletilmiş belirgin bir şekilde sapın bir tarafı pipodan uzak.

Sonuç, firmaların tanınmaya başlamaları, pazarda bir yere tutunmaları yeteli değil. Firma ve yöneticilerininin de düzgün insanlar olmaları gerekiyor. Bugün artık herkes biliyorki bir markayı marka yapan müşteridir, müşterinin firma ile olan deneyimidir ve bu deneyimdeki başarıyı yaratacak olan da patronun veya yönetimim, şirket içerisinde yaratacağı kültürdür. Müşterisin kazıklayan, ayrıca vergi kaçırmaktan da çekinmeyen bir firmanın ömrü ne kadar olur??

Lütfen dikkatli olun.

PALAMUT – TOMBİK – MÜŞTERİ DENEYİMİ

Dün, merkezi İzmir olan büyük marketlerden birinin Turgurtreis mağazasında alışveriş yaptım. Gerçi oradan balık alınmaz ama önünden geçerken balıklara baktım. Bir iki uyduruk palamut ve bir paket içerisinde dilimlenmiş kapkara etli tombik var.

Tombiğin üzerindeki etikette PALAMUT yazıyor ve fiyatı da palamut ile aynı. Balıkçıya “bu ne” diye sordum, palamut dedi.   Eğer balıkçı bunu söyleyebiliyorsa o yalancıdır ve tartışmaya gerek yoktur.   Ayrıca beni aptal yerine koymayı göze aldıysa tartışmaya hiç gerek yoktur.   Bunun müşteriyi aldatmak ve sahtekarlık olduğunu düşündüğümden mağaza müdür yardımcısına bildirdim. Adam hiç tepki vermeden “bize girişi öyle” dedi ve sırtını dönüp gitti.

Arık müşterinin önemini ve müşteri deneyimin ne olduğunu bilmemiz gerek.

Bu market için kafamdan hızla geçenler:

  1. Balığı bilmeyen balıkçı çalıştırıyorlar,  ben bunlardan alışveriş nasıl edebilirim?
  2. Müdür yardımcısı hiç eğitim almamış, şirketini ve müşteriyi önemsemeyen biri, bunların insan yatırımı buysa gelecekleri çok karanlık,
  3. Malın girişi böyle ise ve buraya kadar hiç kimse bunu farketmiyorsa acaba ben onlardan zaman zaman eşek kıyması da alıp yedim mi?
  4. Giriş böyle ise ve hiç düzeltmiyorsa demek ki satın alma bölümü iyi çalışıyor, ortaklık kursam, barınaktan bedava alacağım köpeklerden kıyma yapsam bunlarla anlaşarak satabilirmiyiz?
  5. Bu market sahtekarlığı hangi seviyelere kadar uyguluyor?

Gördüğünüz gibi bu ufak detaydan üretilebilecek ve müşteri deneyimini “sıfırlayacak” ne kadar çok şey var. Perakendeciliğin mottolarından biri “perakendecilik detaydır” ama kimin umurunda.

Tüm şirketlerin geleceği “müşteri deneyimi” üzerine kurulu artık, hele perakende.

Siz, siz olun bu hatalardan kendinize ders çıkartın.

___________________________________________

Bu yazı yazıldıktan 2 gün sonra Kipa’dan aşağıdaki yanıt geldi :

Kipa: “ Değerli müşterimiz,

Yaşanılan olaydan dolayı çok üzgünüz.Olayın tekrar yaşanılmaması adına ilgili personelimiz uyarılmıştır. Konu ile ilgili eğitimleri tekrarlanacaktır. İlginize teşekkürler.

Saygılarımızla.”

___________________________________________

 

Yarınlara… ,pardon düne hazırmıyız?

Bugüne kadar hep konuştuğumuz şeyler artık daha hızla gelişmeye başladı ve daha çabuk oluyor. Tabi ki böyle olacağı belliydi, şimdiye kadar oldukça sık vurguladım değişimde ve değişimin dünyaya yayılmasındaki logaritmik hızı. Sonuç olarak birçoğumuzun, dün, daha çok var dediği birçok şey oldu ve hızla olmaya devam ediyor.

Yarın artık bugündür.

Daha 2-3 sene önce şoförsüz arabaların artık çok yakın olduğundan bahsederken Google’ın deneme amaçlı yola çıkardığı akıllı arabaları örnek veriyorduk. Yıl 2012 idi.

2014 başında Volvo’nun ürettiği test amaçlı kendi kendine giden 40 otomobil İsveç sokaklarındaydı.

Milyon kilometreye yakın yol yapan Google otomobilleri sadece 4 kaza geçirdi ve hepsi de diğer araçların sürücüleri nedeni ile oldu.

Bugün ise;

Dün yakında dediğimiz her şey bugüne taşınmaya başladı bile.

Yine bundan 4-5 yıl önce konuştuğumuz, fütüristtik yaklaşım olarak düşünülen büyük satıcıların binlerce üreticini ürünlerini sattığı, yani çok büyüklere hizmet veren binlerce küçükten oluşan ekonomi artık neredeyse yerleşti ve örnekleri çoğaldı.

Daha birçok değişik örnek sayabiliriz ancak ufukta olduğunu sandığımız birçok şey artık yaşamımıza neredeyse girdi bile ve bunların etkileri de çok yakında hızla ortaya çıkacak, yaptığımız ve çalıştığımız işlerin yapısı, iş modelleri hızla değişecek ve hepimiz çok etkileneceğiz.

Şimdiden hazırlanmazsak yarın işsiz, şirketsiz kalabiliriz.

Örnek olarak kendi kendine giden arabaların yaratacağı sonuçları görmeye çalışalım.

– Şoförlüğü meslek edinmiş milyonlar artık bu mesleği yapamayacak. Bunlara şirket, taksi, otobüs, kamyon şoförleri dahil,
– Taksicilik diye bir kavram kalmayacak,
– Otomobiller artık satılmayacak, abonelik sistemi ile arabalar kullanılacak.

Peter Drucker’ın on yıllarca önce dediği gibi, değişimin öncülüğünü yapmayanlar, müşteri baskısı ile değişmeye zorlananlar yaşamakta zorlanacak.

BUNA HAZIRMIYIZ?

TOPLANTILAR ve YÖNETİMİ

İŞİMİZ ve ROBOTLAR

kuraAynı konu ile ilgili geçenlerde, ağırlıklı olarak beyaz yakalıların işlerinin robotlara doğru kayışı ile ilgili bir yazı yazmıştım.

Yeni okuduğum bazı yazılar, mavi yakalıların işlerini robotlara kaptırışı
ile ilgili.

Servis sektörü hızla otomasyona gidiyor. Bunun en büyük
örneklerinden biri aslında ATM’ler. 1980 li yıllarda (bu evre Türkiye’de
yaşanmadan geçti), ABD’de tüm ATM’ lerde insanlar istihdam edilirdi.
1990’larda nerdeyse dünyadaki tüm ATM’ler makineleşti robotlaştı.

Hızlı servis veren (fast food) restoranlar dünyanın en düşük ücretleri
ödeyen, aynı zamanda da en büyük insan sayılarını istihdam eden
kuruluşlar ama acaba bu daha ne kadar devam edebilecek?

Momentum Machines Inc. gurme kalitesinde hamburger yapan tam
otomatik robotlar geliştirmeye başlamış. Fast food restoran çalışanı
daha önce hazırlanmış olan hamburgeri ocağa atarken bu robot, taze
kıymadan hamburgeri istenen şekilde hazırlıyor, ızgaraya koyuyor, en
iyi şekilde pişmesini sağlıyor, hamburgeri ekmeğin içerisinde
yerleştirirken sipariş aşamasında istenen domates, soğan vs. yi de
yerleştirerek servis ediyor. Üstüne üstlük saatte 360 hamburger
hazırlayabiliyor.

Yapılan hesaplara göre bu robot bir yıldan kısa bir süre içerisinde
kendisini geri ödüyor, mutfakta kullanılan yeri minimize ettiği için satış
alanlarının genişlemesine de destek vererek restorana katkısını
yükseltiyor.

Japon sushi zinciri Kura başarılı bir şekilde fast food sektöründe robot kullanımına öncülük ederek 262 restoranının tamamında robot kullanımına başlamıştır. Bu sektörde ürünün tazeliği en önemli kriterlerden biri olduğu için bunun takibini yapan otomasyon sistemiz süresi dolan ürünü servis alanından hızla kaldırabilmektedir. Masalarındaki ekranlardan siparişlerini veren müşterilere siparişleri otomatik taşıyıcılarla gelmekte, yemeğini bitiren müşteriler tepsiyi masa yanındaki girintiye koymakta, bütün bulaşıklar robotlar tarafından toplanıp yıkandıktan sonra tekrar mutfağa yönlendirilmektedir.

Artık her restoranda ekip bulundurmak zorunda kalmayan şirket yönetimi de merkezileştirerek çalışan yönetici sayısından oldukça tasarruf etmeye başlamıştır.

Tüm bunların sonucu sushi fiyatın 100 yene (yaklaşık 2.5 TL) ye indirebilen şirket rakipleri üzerinde büyük bir baskı sağlamıştır.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ancak unutulmaması gereken en önemli şey, Momentum Machines yöneticilerinden Martin Ford’un söyledikleri:

“Yaptığımız araçların amacı çalışanların verimliliğini artırmak değil. Onlardan tamamen kurtulmak.”

Peki biz buna hazırmıyız?

ŞİRKETLERİN YAŞAM SÜRESİ

tracksSürekli değişimin hızından, teknolojik değişimin logaritmik yapısının hem iş hem de özel yaşamımızı nasıl etkilediğinden, buna bağlı olarak da şirketlerin yaşamlarının nasıl kısaldığından bahseder dururum.

Şirketlerin kısalan yaşamları, toplumum tüm çalışan kesimlerinin iş yaşamını da doğrudan ilgilendiriyor ve değiştiriyor.

Bugün konu ile ilgili çok çarpıcı bir örnek okudum. Amazon’un artık sattığı ürünleri insansız uçan araçlarla göndermeye çalıştığı artık herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bu teslimatlarda kullanılacak olan sistemin test edilmesi için gerekli izinleri almak amacıyla Amazon, Federal Havacılık Kuruluşuna başvurmuş, bürokratik nedenlerle bu izinin alınması altı ay kadar sürmüş ve geçenlerde izin belgesi ellerine ulaşmış.

Ulaşmış, ancak izin başvurusunda belirtilen insansız hava aracı bu süreç içerisinde artık demode olduğundan kullanımdan kalkmış…

(Kaynak : Amazon Wins Approval to Test Delivery Drones in US)

Evet, çağımız arık hız çağı, eskiden kullandığımız zaman kavramına ilişkin bir çok şey artık geçerli değil.

Ancak yaşamımızı da hızla değiştiriyor, değişimin önüne geçemez isek de yok oluyoruz. Şirketlerin yaşamları da bu yüzden kısalıyor.

1930 lardan bu yana bir şirketin beklenen yaşamı yarı yarıya düşmüştür.

Prof. Rolf Strom Olsen

1955 yılında Fortune 500 listesinde yer alan şirketlerden sadece 61 tanesi (%12.2si) 2014 yılı listesinde vardı.

Mark J.Perry
American Enterprise Institute

1955 yılındaki listede bulunan şirketlerin ortalama yaşı 58 iken, 2011 listesinde bulunan şirketlerin ortalama yaşı 13’ e inmiştir.

Fortune 500 Extinction

Tabi bu arada hala yüzyıllardır yaşayan çok aza sayıda şirketler var, Businessweek’de yayınlanan güzel bir yazı var bu konuda. Yazı, uzun yaşayan şirketlerin ortak özelliklerini araştırmış ve incelemiş. Bu ortak özellikler şöyle sıralanıyor:

  1. Uzun ömürlü şirketler çevreye duyarlı,
  2. Uzun ömürlü şirketler kişilik sahibi ve bu kişiliğe bağlı,
  3. Uzun ömürlü şirketler esnek,
  4. Uzun ömürlü şirketler para harcarken çok tutucu.

Değişimin içerisinde yaşarken değişmek yetmiyor, değişime yön vermek gerekiyor.

HAKİM KIZDI DİYE AĞLAMIYORUM…..

boss1İki sene evvel… Adliye yolunda aklıma fakültedeki ilk ders geliyor. Çekine çekine, süklüm püklüm ders salonuna giren ben, ders saati sona erdiğinde yeleleri kabaran bir aslan gibi salondan çıkmıştım. Artık şöyle düşünüyordum: “Ben ayrıcalıklıyım. Ben hukukçuyum. Hepiniz benim hukuksal bilgilerime muhtaçsınız. Küçük dağları önce fakültedeki hocam, sonra da ben yarattım, tamam mı? Ben, ben, ben var ya ben…” Aklınızdan geçeni tahmin edebiliyorum: “Haspama bak, sevsinler…” Valla sevsinler…”

Diye başlıyor Av. Pelin Pınar Kaya’nın yazısı ve daha ileride kim olduğuna karar verirken sistemin nasıl burnunu sürttüğünü ve hangi yollardan geçtiğini anlatıyor.

Bazıları, çıkarları örtüşmediği ve kişisel çıkarları her şeyin önünde olduğu için bunu anlayamıyor, bazıları Dunning-Kruger etkisi ile cehaletinden anlayamıyor, bazıları ise hakikaten küçük dağları yaratanlardan olduğunu sanıyor. Başka bir grup ise, yine kişilik yetmezliği sonucu  en-el hak demenin masturbasyonunu yaşayabilmek için.

Tabi ki bu sadece hukukçular için geçerli değil, doktorlar, askerler, mühendisler, maalesef öğretmenler, devlet memurları ve müdürlerle genel müdürleri de kapsıyor. Apartmanınızdaki avukat, köşedeki emekli general, alt sokaktaki öğretmen, yokuşun başındaki imam, sizin kapıcı, bizim bakkal. Sadece meslekle kısıtlı değil tabi ki, anne, baba da var bunların içerisinde, politikacıların neredeyse tamamı dahil bunlara. Kimimiz farkına vararak veya varmayarak, kimimiz ise sürekli, kendimizi “fasulye gibi nimetten” sayıyoruz.

Bu yapı, doğal olarak istenmeyen, sevilmeyen ve insanların kaçtığı bir yapı. Belki elli yıl önce yokluktan işe yarıyordu ama yeni nesiller artık bunlara papuç bırakmıyor.

Yeni nesil, artık değişen dünyaya sizden daha değişik baktığı için, yaşam ve iş kelimelerinin anlamlarının onun için değişik olması nedeni ile, artan seçenek şanslarının sunduğu olanaklarla, bu gibi insanlardan uzaklaşmayı tercih ediyor.

Çevrenizde sizden yeteneksizler kalıyor ki bu da sizin değil ilerlemeniz, gerilemeniz için en büyük neden.

İyi bir patron, iyi bir yönetici hatta iyi bir insan olabilmek için bilmediklerinizin, bildiğinizi sandığınız şeylerden ne kadar çok olduğunu anlamaya ve görmeye çalışın.

İNSANLAR İŞTEN DEĞİL, YÖNETİCİLERİNDEN AYRILIR

pg-58-employment-gettyBu sabah, ABD’li yöneticilerin neden işten ayrıldıkları ve işlerine bağlılıkları konusunda yapılmış olan bir kaç araştırma okudum Gallupun sitesinde.

Bu araştırma sonuçlarının dünya geneli için ne kadar geçerli olduğu tartışılsa bile en azından başlıkların sıralamasında bir değişiklik olmayacağını düşünüyorum, o nedenle rakamların detaylarına girmek yerine sıralamayı oluşturan bazı genel başlıkları taşıyacağım buraya.

Dünyada, çalışanların %87’sine işine bağlı değil, sevmiyor. (Bu global bir çalışmanın sonucu)

Aslında bu çok önemli bir oldu ve geleceğin işgücünün nasıl şekilleneceği konusunda da bazı noktaları yakalamamızı sağlıyor.

Artık dünyada şirkete liyakat söz konusu değil. Aslında bu çok doğal çünkü artık şirketlerin ömürleri gittikçe kısalıyor ve şirketlerin yaşamlarının daha kısa olacağını da biliyor ve hissediyoruz.

Liyakat artık şirketlerden kişilere, yani çalışanın yöneticisine ve birlikte çalıştığı ekibe kaymış durumda.

Bu memnuniyetsizlik, doyumsuzluk ve işe (şirkete) bağlı olmama durumunun bir de akıcılık tarafı var. İşine bağlı olmayan yöneticilerin astları da işine bağlı olmuyor.

Yöneticilerin, yöneticilik yetenekleri ile orantılı artan bir işlerine bağlılık oranı var. Yöneticilik yetenekleri yüksek olanların bağlılık oranı %54’ken, ortalama yetenekte olanlarınki %39’a, kısıtlı yetenekte olanlarınki ise %27’ye düşüyor.

Bu akışı bir daha gözden geçirelim, yetenekli yöneticiler işlerine daha bağlı, onların altında çalışanlar da işlerine, diğerlerine oranla daha bağlı ise yetenekli yöneticilere sahip şirketlerin neden daha iyi oldukları ortaya çıkar. Tabi burada küçük ve orta ölçekli işletmelerin, aile şirketlerinin çıkartmaları gereken çok önemli bir sonuç var. Yetenekli yöneticileri ancak YETENEKLİ PATRONLAR bulabilir, kabul edebilir ve ikna edebilir.

← Previous PageNext Page →

Follow on Feedly