PETER DRUCKER’dan 20 seçme

Peter Drucker’dan seçmeler from Tufan Karaca

HAKİM KIZDI DİYE AĞLAMIYORUM…..

boss1İki sene evvel… Adliye yolunda aklıma fakültedeki ilk ders geliyor. Çekine çekine, süklüm püklüm ders salonuna giren ben, ders saati sona erdiğinde yeleleri kabaran bir aslan gibi salondan çıkmıştım. Artık şöyle düşünüyordum: “Ben ayrıcalıklıyım. Ben hukukçuyum. Hepiniz benim hukuksal bilgilerime muhtaçsınız. Küçük dağları önce fakültedeki hocam, sonra da ben yarattım, tamam mı? Ben, ben, ben var ya ben…” Aklınızdan geçeni tahmin edebiliyorum: “Haspama bak, sevsinler…” Valla sevsinler…”

Diye başlıyor Av. Pelin Pınar Kaya’nın yazısı ve daha ileride kim olduğuna karar verirken sistemin nasıl burnunu sürttüğünü ve hangi yollardan geçtiğini anlatıyor.

Bazıları, çıkarları örtüşmediği ve kişisel çıkarları her şeyin önünde olduğu için bunu anlayamıyor, bazıları Dunning-Kruger etkisi ile cehaletinden anlayamıyor, bazıları ise hakikaten küçük dağları yaratanlardan olduğunu sanıyor. Başka bir grup ise, yine kişilik yetmezliği sonucu  en-el hak demenin masturbasyonunu yaşayabilmek için.

Tabi ki bu sadece hukukçular için geçerli değil, doktorlar, askerler, mühendisler, maalesef öğretmenler, devlet memurları ve müdürlerle genel müdürleri de kapsıyor. Apartmanınızdaki avukat, köşedeki emekli general, alt sokaktaki öğretmen, yokuşun başındaki imam, sizin kapıcı, bizim bakkal. Sadece meslekle kısıtlı değil tabi ki, anne, baba da var bunların içerisinde, politikacıların neredeyse tamamı dahil bunlara. Kimimiz farkına vararak veya varmayarak, kimimiz ise sürekli, kendimizi “fasulye gibi nimetten” sayıyoruz.

Bu yapı, doğal olarak istenmeyen, sevilmeyen ve insanların kaçtığı bir yapı. Belki elli yıl önce yokluktan işe yarıyordu ama yeni nesiller artık bunlara papuç bırakmıyor.

Yeni nesil, artık değişen dünyaya sizden daha değişik baktığı için, yaşam ve iş kelimelerinin anlamlarının onun için değişik olması nedeni ile, artan seçenek şanslarının sunduğu olanaklarla, bu gibi insanlardan uzaklaşmayı tercih ediyor.

Çevrenizde sizden yeteneksizler kalıyor ki bu da sizin değil ilerlemeniz, gerilemeniz için en büyük neden.

İyi bir patron, iyi bir yönetici hatta iyi bir insan olabilmek için bilmediklerinizin, bildiğinizi sandığınız şeylerden ne kadar çok olduğunu anlamaya ve görmeye çalışın.

İNSANLAR İŞTEN DEĞİL, YÖNETİCİLERİNDEN AYRILIR

pg-58-employment-gettyBu sabah, ABD’li yöneticilerin neden işten ayrıldıkları ve işlerine bağlılıkları konusunda yapılmış olan bir kaç araştırma okudum Gallupun sitesinde.

Bu araştırma sonuçlarının dünya geneli için ne kadar geçerli olduğu tartışılsa bile en azından başlıkların sıralamasında bir değişiklik olmayacağını düşünüyorum, o nedenle rakamların detaylarına girmek yerine sıralamayı oluşturan bazı genel başlıkları taşıyacağım buraya.

Dünyada, çalışanların %87’sine işine bağlı değil, sevmiyor. (Bu global bir çalışmanın sonucu)

Aslında bu çok önemli bir oldu ve geleceğin işgücünün nasıl şekilleneceği konusunda da bazı noktaları yakalamamızı sağlıyor.

Artık dünyada şirkete liyakat söz konusu değil. Aslında bu çok doğal çünkü artık şirketlerin ömürleri gittikçe kısalıyor ve şirketlerin yaşamlarının daha kısa olacağını da biliyor ve hissediyoruz.

Liyakat artık şirketlerden kişilere, yani çalışanın yöneticisine ve birlikte çalıştığı ekibe kaymış durumda.

Bu memnuniyetsizlik, doyumsuzluk ve işe (şirkete) bağlı olmama durumunun bir de akıcılık tarafı var. İşine bağlı olmayan yöneticilerin astları da işine bağlı olmuyor.

Yöneticilerin, yöneticilik yetenekleri ile orantılı artan bir işlerine bağlılık oranı var. Yöneticilik yetenekleri yüksek olanların bağlılık oranı %54’ken, ortalama yetenekte olanlarınki %39’a, kısıtlı yetenekte olanlarınki ise %27’ye düşüyor.

Bu akışı bir daha gözden geçirelim, yetenekli yöneticiler işlerine daha bağlı, onların altında çalışanlar da işlerine, diğerlerine oranla daha bağlı ise yetenekli yöneticilere sahip şirketlerin neden daha iyi oldukları ortaya çıkar. Tabi burada küçük ve orta ölçekli işletmelerin, aile şirketlerinin çıkartmaları gereken çok önemli bir sonuç var. Yetenekli yöneticileri ancak YETENEKLİ PATRONLAR bulabilir, kabul edebilir ve ikna edebilir.

LİDER Mİ – YÖNETİCİ Mİ?

ManLead

Geçenlerde okurken Henry. Mintzberg’in söylediği bir şey epeyce ilgimi çekti ; “Liderlik edemeyen yöneticiler cesaret kırıcıdır, ancak yönetmeyen liderler ise olup bitenden habersizdir. Bu anlamda ikisini birbirinden ayırmak anlamsızdır.”

Lider yönetici ayırımı yapan bir çok insan, yazar ve düşünür var. Liderlerin ve yöneticilerin niteliklerinden tutun yaptıkları şeylere kadar bir çok ayırım listelenmiş durumda.

Kişisel olarak her zaman düşündüğüm aslında her ikisinin vasıfları ne kadar farklı olursa olsun bunları bir arada barındırmayan kişiler yönetici ve/veya lider olamazlar. Sadece iyi ve kötü yönetici ve liderler vardır.

Aslında vasıfları ne kadar farklı olursa olsun da yanlış bir deyiş, ikisin de aynı olmadığı o kadar konuşuldu, ve varsayılan farkların listesi o kadar çok yazıldı  ki, söylem hatasına düşmek kolay oldu. Her ikisinin de vasıfları arasında çok az fark vardır.

Liderlik vasıflarının bazılarını barındırmayanlar yaşamlarını orta seviye yönetici ve oradan oraya sürüklenen bir yapıda geçirirler.

Yöneticilik vasfında eksiklik olanlar ise fitili ateşledikten sonra yangının büyümesine fırsat bulamadan yer değiştirirler ve arkalarından iyi idi ama bize uymadı dedirtirler.

Tabi bu arada başarı için, lider-yönetici ile eğer uzun zamandır yürüyen bir organizasyona geliyor ise uyum sorunlar her zaman olabilir ve patronlar paydaş değil patron olarak davranıyorsa uyum sağlamak zorlaşacak ve lider-yöneticini o organizasyonda başarı şansı kalmayacaktır. Ancak bu da onun başarısızlığı olarak algılanmamalıdır.

BU BİR KENDİMLE GURUR DUYMA VE KENDİMİ ÖVME YAZISIDIR

cityGeçenlerde bir milletvekilinin (gerçi kendisi örnek alınacak bir kişilik değil ama) lafı vardı, kendi bulunduğu yerde başkalarının anons edilip kendisinin anons edilmemesine çok kızmış ve etrafındakileri haşlarken “Nefis bu anons edilmek isteniyor,alkışlanmak istiyor ” demiş. Ben de geçenlerde bir tanıdığım ile yaptığım bir konuşmada bazı şeyleri hatırlayarak kendimle gurur duydum ve sizlerle paylaşarak “nefsimi körelteyim” dedim. Smile

Uzun yıllar ve değişik ülkelerde süren yöneticilik yaşamımda bir çok “ilk” i yapma, yapabilme şansım oldu ve bunları yaptıktan sonra düşündükçe kendimi çok şanslı buldum her zaman.

Bu hafta Arnavutluk’tan bir ziyaretçim vardı, sevgili Altin, Arnavutluk’ta Little Big ve Flo’nun temsilcisi, bir çok mağazası olan başarılı bir perakendeci arkadaşım. Buluştuk, çay, kahve içtik ve konuşmalar arasında Altin’in hem yakın çalışma arkadaşı hem de sevgili eşinin söylediği bir şey beni hem keyiflendirdi hem de gururlandırdı.

Arnavutluk çalıştığım süre profesyonellik yaşamımın en keyifsiz, verimsiz ve sıkıcı dönemlerinden biri oldu. “Cumartesi Sabahı Tiran Trafiğinde” başlıklı yazım Arnavutluk iş ve iş ilişkilerini anlatan bir yazıdır, “YÖNETİCİYİ ÖLDÜRMENİN 9 YOLU” başlıklı yazı ise oradaki işvereni anlatır. Bu yazıları okursanız o dönemin benim için neden en keyifsiz, verimsiz ve sıkıcı dönemlerinden biri olduğunu anlarsınız.

Buna karşılık gerek sosyal yaşamımda gerekese müşteri ilişkilerinde çok keyifli, değerli arkadaşlar dostlar kazandım ki Altin ve sevgili eşi bunlardan biridir.

2009 yılın Aralık ortasında açmıştık Tirandaki AVM’yi. Noel ve yılbaşı hazırlıkları yapıyoruz ve herkes 1 Ocakta AVM’nin kapalı olacağını varsayıyor, ben sürekli kiracılara açık olacağımızı söylüyorum. Onlarsa, “hayır kapatalım”, “hiç iş olmaz”, “Arnavutluk’ta yeni yılın ilk günü aile ziyareti yapılır, kimse bir yere girmez” havasında. Aynı tartışmaları daha önce başka ülkelerde, özellikle Bükreş’in ilk AVM’sini açtığım zamanda da yaşadığım için ben bastırıyor ve itirazları kulak arkası ediyorum.

Bu arada jurnalci kullanmayı çok seven işveren doğal olarak bu tartışmaları yakından takibediyor ve nihayet benle konuşmaya karar verdi. O da herkes gibi ve aynı gerekçelerle açmamam gerektiğini söylüyor, ben se açmam gerektiğini, en kalabalık günlerden birini yaşayacağımızı, insanların her yer kapalı olduğu için hiçbir yere gitmediklerini iddia ediyor ve açmak için direniyorum.

Bu tartışmalar günler sürdü ve iyice yıpratıcı bir hale geldi başka bir iş yapamaz oldum ancak direndim ve AVM’yi 1 Ocak günü açtım. O gün, ben işten ayrılana kadar yaşanan en kalabalık gün oldu, etkisi daha sonra da devam etti.

Nereden açıldıysa, Alin’in sevgili eşiyle o günleri konuşuyorduk ve bana, “Tufan Bey o gün en kalabalık gündü artık hep açılıyor ve en kalabalık günlerden biri oluyor” dedi. O zaman farkettim, Arnavutluk da da bir ilki yapmıştım ve ufak da olsa Arnavutluk perakendecilik tarihin bir köşesinde kimsenin hatırlayıp bilemeyeceği bir imzam var.

Aynı şekilde Türkiye, Azerbaycan, Romanya ve Montenegro’da da yaptığım bazı ilklerin olduğunu düşünmek hem keyif verdi hem de gururlandırdı beni.

HİYERARŞİ – HIYARARŞİ – HOLACRACY

hiyerarşiDeğişim içerisinde yeniden şekillenmekte olan işletmeler bir çok şeyi değiştirmek zorunda artık, hem de klasik olarak yerleşmiş olan bir çok şeyi.

Her zaman söylediğim gibi, benim gibi danışmanları, şirket organizasyonu yapmak için kullanmaya çalışan bir çok yönetici ve patron, artık bizleri disorganization – dağınıklık yani düzeni bozmak için çağıracak.

Sanırım bunların içerisinde de en hızlı değişecek olanlar merkeziyetçilikten ademi merkeziyetçiliğe (her birimin kendisinin merkez olması) ve hiyerarşiden HOLACRACY’e geçiş olacak.

Aslında her ikisi de hiyerarşi il ilgili. Işıklar içinde yatsın sevgili Ulaş Bıçakçı bundan 15 yıl önce “hiyerarşi hıyararşidir” dediği zaman hiyerarşik yapılardaki bir çok hıyarın ne kadar alınıp kızdığını hatırladım bu yazıyı yazarken.

Eski General Electric CEO’larından Jack Welch’in yaklaşımı da çok benzer U.Bıçakçı’ya. J.Welch, “Hiyerarşi herkesin yüzünü CEO’ya,poposunu da müşteriye döndüğü yerdir.” diye tanımlar.

Örgütlenmedeki yapılara baktığınız zaman da aşağıdaki resmi görürsünüz. Hiyerarşinin tepesindekiler aşağı baktıklarında sadece pislik görürler, aşağıdakiler yukarı baktıklarında ise sadece ve sadece kocaman popolar.

hiyerarşi

Ve maalesef en çok pislik de, bu hiyerarşinin en tepesinde olan veya olması gereken müşteriye gider.

Geleceğin yönetiminde hiyerarşinin yeri olamayacak çünkü artık insanlar özellikle de,30 yaşın altındakiler yönetilmek, veya güdülmek istemiyor, birlikte çalışmak istiyor”, Karl Moore’ın dediği gibi.

Aslında bu sadece işletme yönetimi kavramını değil tüm yönetim kavramlarını değiştirecek zaman içerisinde.

Yönetim kelimesinin İngilizcesi “management” dır. Bu kelimenin aslı da, Türkçede “manej” olan,  İtalyanca “manegio” ve Fransızca “menége” köklerinden gelir ve at eğitimi, bu eğitimin yapıldığı yerdir. (TDK)

Yani elinde kamçı ve ip olan insanların olduğu yer.

Geçen gün değerli dostum Prof.Dr. Veysel Batmaz’la sohbet ederken siyaset kelimesinin de seyis kelimesinden geldiğini öğrendim, Yani yine kamçılı ve ipli insanlar.

Ama artık günümüz insanı (her yerde aynı hızda gitmese de) elinde kırbaç ve ip olan lider veya yöneticiler değil, birlikte yaratıp, birlikte çalışıp, birlikte yürüyecek yapıları tercih ediyorlar.

Sonuç olarak da yönetimden konuşurken hiyerarşi, yerine holacracy’yi kullanır olacağız.

Holacracy, 2007 de Brian Robertson tarafından örgütsel sistemlere getirilen bir uygulamadır. Yunanca holon, kelimesinden gelir ki bu da “holos” yani “bütün kelimesinin karşıtıdır. Otonom ve kendine yeterli ancak parçası olduğu bütüne de bağımlı demektir.

Holacracy için, bütüne bağımlı ancak otonom bir yapıda kendine yeterli bölümlerin hiyerarşisidir denebilir.

Bunları anlayabilmek ve uygulayabilmek için ise örgütsel yapının yalın ve çok çevik olması gerekecektir, ve bunlar yapıyı daha yalın ve çevik hale getirecektir.

HASTA KRALDIR, ÇÜNKÜ BENİM MÜŞTERİMDİR

hospital5Sağlık sektöründe HASTA = MÜŞTERİ denklemini anlamayan kuruluşların batacağını söylemek henüz zor, ancak kardan zarar ettikleri muhakkak. Defalarca yazdım bu konuda ve bu sefer de büyük sayılabilecek MEDICAL PARK’ta yaşadım sorunları.

Göztepe MEDICALPARK’ın yöneticisi kim bilmiyorum ancak doktor olduğunu sanıyorum.

Ne var bunda diyeceksiniz? Bir çok doktor çeşitli sanat dallarında, başka mesleklerde de başarılı oluyor, ayrıca hastane yönetiminde de doktor olması normal.

Hayır, eğer o doktor iyi bir doktor olabilir ama iyi bir yönetici olması şart değil.

Bu kanıya nasıl vardığıma gelince, hastanenin servis katlarında her şey mükemmel, doktorlar, hemşireler güler yüzlü, ilgili, sorunların çözümü için herkes elbirliği ile çalışıyor. Yani nihai hizmet mükemmel. Ancak bunun dışında her şey tam bir rezalet. Bu da bana yönetimin doktor olduğu izlenimini uyandırıyor.

Bir

Evet fazla uzatmadan olanları anlatayım. Hafta sonu karımın ufak bir operasyonu için Cumartesi sabahı geldik MEDICALPARK’a. Arabayı karımın kardeşi kullanıyordu ve kendisi buraya sık sık geldiği için park bekçisi onu hemen tanıdı ve kapının girişindeki “engelli” park yerine yönlendirdi. Azerbeycan’da kuruluşunu yaptığım yapı marketin arka çıkışından çıkan tüm arabaların, çalışanlar ve patron dahil bagaj kontrolu yapılması talimatını veren, ve genel müdür olduğum için benim arabamı aramadan çıkartan görevliyi kovan bir kişi olarak bu beni çok rahatsız etti.

Bırakın engelli park yerlerinin engelsizler tarafından kullanılmasını, hastanede çalışan en yüksek kişi bile arabasını park yerindeki en uzak köşelere park etmelidir. Çünkü parkın en iyi yerleri krala, yani müşteriye aittir, hele ki gelen müşterinin büyük bir kısmının sağlık sorunu varsa.

İki

Girer girmez sanırım adı Hasta Yatış ve Çıkış olan departmana yönlendirildik. İçerde suratsız bir kızcağız yüzümüze bakıp günaydın, geçmiş olsun dahi demeden (bırakın gülümsemeyi) “adınız?” diye isim sordu. Masasında bir tane dosya var ve en üstünde de karımın nüfus kağıdı fotokopisi duruyor, dosya onların, bizim tarafımızdan verilmedi.

Yine suratımıza bakmadan “nüfus kağıdı” komutu verdi ve olacak iş değil ama unutulmuş. Çıkmadan önce muhakkak fotokopisini getirin talimatını verince dosyadaki fotokopiyi göstererek, bundan alsanıza dedim ve ancak o zaman fark etti durumu.

Yine suratsız bir görevli tarafından odaya götürüldük.

Hasta Yatış veya her neyse adı, aslında bizim anladığımız anlamda “MÜŞTERİ İLİŞKİLERİ” ama kimse bunun farkında değil. Arık ortaya memnuniyetsiz bir müşteri yaratıp çıkardıktan sonra ona her şey batacaktır, ve her şeye benim yaptığım gibi eleştirel bir gözle bakacaktır.

Kullanın buradaki fırsatı, biraz eğitim, biraz gözlemlemeyle bu girişi huzurlu ve mutlu bir müşteri yaratmaya çalışın. Ama bunu görebilmek ancak yönetici gözü ile olur.

Üç

Daha önce de söylediğim gibi katlarda her şey mükemmel, yemek ve temizlik dahil. Taşerona verildiği belli olan temizlik ve yemek servisi de çok güzel. Tek bir sorun var, neredeyse hepsi çok kötü ter kokuyor. Bu onların kabahati değil, ama sorun bunu farkedemeyen taşeron ve hastane yöneticilerinde. En basit mağaza bile satış elemanlarını bu konularda eğitir.

Dört

Girişte bir kafeterya var, çok şık bir kafeden farkı olmadığı gibi güzel bir de menüsü var. Listede denediğimiz krep ve çorba çok lezzetli idi. Ancak bankoların düzeni ve bankolardaki teşhir lise kantininden farksız. Bu o kadar göze batıyor ki, adım atarken düşünüyorsunuz. Müşteriye bu etkiyi vermeyi hakketmiyor yemekleri. Bunun da muhakkak gözlemlenmiş olması gerekirdi.

Beş

Yine giriş kısmında iç alanda kafenin karşısına üç tane reklam panosu konmuş ve kocaman başlı vida ile tutturulmuş. Ne yeri, ne de tutturuluş şekli uygun. Üstüne üstlük panolarda kullanılan sloganlar sanki tabelacı ağızından çıkmış.

Altı

Bina sanırım 10 katlı ve bu on kata hizmet veren 10-12 asansör var. Ancak senkronizasyon sorunları olduğu aşikar asansörlerin önünde beklemek ve katlara çıkmak epey zaman alıyor. Bu tip sorunlar servis tarafından kolaylıkla çözülebilir, ancak birisinin bunu görmesi ve servisi çağırıp yaptırması gerek.

Yedi

Pazar günü doktorumuz 8:30 da geldi, taburcu ettiğini ve bu bilgiyi de yetkililere verdiğini söyledi. Saat 11 e kadar bir ses çıkmayınca kat görevlisine gidip sordum, sekretere haber verileceğini ve beklememi söylediler. Yarım saat sonra tekrar gittiğimde aşağıya Hasta Çıkışa gitmem söylendi ve 10 dakika sonra çıkabilir hale geldik. Ama eğer ben peşinde koşmasaydım muhtemelen 2-3 saat daha beklerdim.

Ciddi ameliyatlar geçirmiş birisi olarak doktorundan çıkabilirsin lafını duyduktan sonra o yatağın, odanın içerisinde geçen her dakikanın insana ne kadar battığını bilirim. Erken çıkabilseydik, MÜŞTERİ olarak memnun ayrılırdık, ama ilk karşılaşma olan girişteki, ve son karşılaşma olan çıkıştaki kötü deneyimler kattaki hizmet ve servis kalitesini hızla unutturuyor.

Ayrıca çıkışımız zamanında sağlanabilseydi fazladan kullandığımız üç saatlik elektrik, su, havalandırma, taşeron maliyetleri de olmazdı.

Koridorlarda diğer hasta yakınlarından dinlediğim şikayetleri yazmak gereği bile görmedim.

Aslında bunları böyle uzun uzun yazmamın sebebi işyerlerinin, iş sahiplerinin bazı şeyleri görmesini sağlamaya çalışmak. Yeterli olmadığınız konularda muhakkak yardım alın. Unutmayın bir işin başarısı konusunda kararı veren ve o işin yaşamasını sağlayan sadece ve sadece müşteridir. Müşteri odaklı olmayı ana prensip haline getirmemek, o işi öldürmekle eş anlamlıdır.

YENİ YILA GİRERKEN DÜŞÜNMEMİZ GEREKEN 6 ŞEY

newyear1Yeni yıla girerken işimiz işimiz için neler yapmalıyız yazısı artık neredeyse gelenek oldu.

Peki bu sene neler yapmalıyız yeni yıla girerken ve yeni yılda.

Bu soruyu sorarken, bu bloğun takipçilerine “İş Planını Revize “ etmek gibi bir şey söylemeyi düşünmüyorum, çünkü bunu zaten yaptığınızı düşünüyorum. Ama burada da “İş Planı”nı daha sık elden geçirmenizde yarar olduğunu hatırlatmak isterim.

TEKNOLOJİ KULLANIMI : Eski yıllardaki yazılarımda teknolojiyi takip edin, kullanın diyordum ancak artık herkesin, her işin teknoloji ile iç içe olduğunu veya en azından olmak için uğraştığını görüyorum. Ancak teknolojiyi kullanırken yaptığımız yatırımdan ne kadar faydalanabiliyoruz, tam olarak ve sonuna kadar kullanabiliyormuyuz, elimizdeki teknolojiden daha neler elde edebiliriz gibi konuları iyice irdelemek ve yatırım geri dönüşünü hızlandırmamız gerekir. Bir çok küçük ve orta işletme, kullanmaya başladıkları teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanamıyor.

Müşterilerin ödeme şekli artık değişmeye başlıyor, mobil araçların ödemede kullanımı dünyada hızla yaygınlaşıyor, kredi kartını atıl hale getiriyor. Bizim pazarımız bu konuda nereye gidiyor, neler yapmalıyız, bunları düşünmemiz gerekir. Unutmayın, müşteriniz sizden önce değişiyorsa her şey için çok geç kalırsınız.

MÜŞTERİ : Artık müşterinin tek seçici ve karar verici olduğunu anlamış ve kabul etmiş olduğumuzu varsayıyorum. Müşteri ilişkilerimizi nasıl geliştirebiliriz, onunla nasıl daha da yakınlaşabiliriz konusunu geliştirmek bu yılın en önemli hedeflerinden biri olmalıdır. Unutmayın inovasyon sadece ürün de değil, şirketimiz çalışma şeklinde, müşteri ile olan ilişkilerinde de yapılabilir ve bunu geri dönüşü çok hızlı olacaktır. Müşteri ilişkilerini ve hizmetlerini sürekli geliştirmeye, iyileştirmeye çalışmamız gerekir.

PAZARLAMA FAALİYETLERİ : Yeni müşterilere ulaşmak, eskilerine kendimizi hatırlatmak için yapmamız gereken faaliyetler neler olmalıdır, daha önce yaptıklarımız hala geçerlimi yoksa yeni yollar mı denemeliyiz? Sosyal medyadan nasıl faydalanabiliriz? Tüm bunları tekrar gözden geçirmemiz gerek, unutmayın pazarlama faaliyetlerinde sosyal medyanın etkin kullanımı gittikçe ve hızla artıyor. Pazarlama faaliyetlerini sürekli ve uyum içerisinde devam ettirilmelidir.

ÇEVİK OLMAK İÇİN NELER GEREKİYOR : Hızlı ve logaritmik bir şekilde artan değişimin hızı sadece iş yaşamımızda değil günlük yaşamımızda bile çok etkili. Buna uyum sağlayabilmek ve herkesin, özellikle rakiplerimizin önünde olabilmek için her zaman hızlı hareket kabiliyetine sahip olmamız gerek. Unutmayın girişimcilik için sürekli kullandığımız, önerdiğimiz ve uyguladığımız yalın kavramı yönetim için de geçerli.

VAZGEÇMEKTEN KORKMA, GEÇ KALMA : İşimizde yaptığımız bazı şeyler, faaliyetler hatta ürettiğimiz ve/veya satmaya çalıştığımız bazı ürünler, hizmetler başarılı olmayabilir. Bu durumda çalışmayan, b,ize yararı olmayan uygulama veya ürünlerden hızla vazgeçmemizde büyük yarar var, aksi halde onların verdiği zarar da zaman içerisinde kapanamayacak büyüklüklere ulaşabiliyor. Aslında bu da çevik olmanın bir şekli ancak zaman zaman bunu anlamakta çok geç kalabiliyoruz.

GERÇEKÇİ HEDEFLER KOYUN : Yeni yıl hedeflerinizi belirlerken iyimserlik ve kötümserlikten kaçının, gerçekçi hedefler koyarak iş planınızı buna göre revize edin, aksi halde hayal kırıklıkları veya motivasyon eksikliği kaçınılmaz olacaktır.

Mutlu, sağlıklı, başarılı yeni bir yıl dileği ile.

ANLAYAMADIKLARIM

people-309068_640Ortaya iş yapmak amacıyla çıkan bir çok şirket, o şirketlerde de çalışan bir çok insan var. Ve bugünlerde çok karşılaşıyorum, sadece iş yaşamı açısından değil, normal yaşam içerisinde uyulması gereken bazı görgü kurallarına dahi uymamak için nerede ise ellerinden geleni ısrarla yapıyorlar. Ancak doğal olarak bu da, önce şirketi temsil ettiği için şirketin, ardından da kişinin itibarını onarılmaz bir şekilde zedeliyor.

Ancak özellikle dikkat edildiğinde, balık baştan kokar sözüne uygun olarak, genellikle organizasyonun alt kademelerinin üst kademeleri taklit ettikleri ve onların eğilimlerini benimsedikleri izlenebiliyor.

Geçenlerde bir dernek KOSGEB Uygulamalı Girişimcilik Eğitimi vermem için bana başvurdu. Daha önce KOSGEB Eğitimi vermediğim için sorun çıkabileceğini söylememe karşılık bunun sorun olmadığını ve tüm işlemler ile kendileri ilgileneceklerini söyleyerek dokuz iş günümü kapattılar.

Zaman içerisinde geri bildirim olmadığı için sürekli dernek yetkililerini aramak zorunda kaldım ancak telefon ve maillere yanıt almayı bırakın, maillerin ellerine geçip geçmediğini anlamak için talep ettiğim okundu geri bildirimini dahi göndermiyorlar. Bilgi alabilmek için en az iki gün didiniyorum.

Sonunda hiç bir yanıt çıkmayınca bilgiyi KOSGEB’den istemek zorunda kaldım.

Ve ayrıca, başka eğitimler verebileceğim, tatil yapabileceğim veya herhangi bir amaçla kullanabileceğim dokuz iş gününü kaybettim, üstüne üstlük habersiz kaldım.

Yine neredeyse patronlarını da, şirketi de yirmi yıldan fazladır tanıdığım, şimdi uluslararası ve alanında çok iyi bilinen bir şirketin patronu, zaman kısıtı nedeni ile cep telefonlarını genellikle yanıtlamaz, kendisine ulaşmak oldukça zordur. Şu anda yüzlerce çalışanı olan bu şirketin çalışanlarına ulaşmak nerede ise imkansız denecek kadar zordur.

Yine geçenlerde uluslararası, web sitelerinin ziyaretçi sayısı benim sitemle karşılaştırılmayacak derecede büyük bir şirketin yetkilisinden işbirliği yapmayı hedefleyen bir mail aldım. İş birliğinin boyutlarını sorunca aldığım yanıt yeterince açıklayıcı olmayınca yeni sorular sordum, aldığım yanıtların yetersizliği daha fazla soru sormama neden oldu ve sonunda yanıtlar birden bire kesildi.

Anlayamadığım şey bu insanlar kendilerine yapılmasından muhtemelen hoşnut olmayacakları şeyleri neden başkalarına yaparlar? Başkalarına verdikleri rahatsızlığın aynı zamanda hem kişisel hem de şirket itibarını ne hale getirdiğini düşünmezler mi? Aynı kişilerle değişik zamanlarda karşılaşacaklarını bilmezler mi?

Eğer şirketinizin ve kendinizin itibarını korumak istiyorsanız;

  1. Yoğun işleriniz nedeniyle yanıtlayamadığınız telefon ve epostaları en kısa zamanda yanıtlayın. En azından bu hafta çok yoğunsanız bunu ve karşınızdaki kişiye ne zaman geri döneceğinizi bildirin. Bu sözünüze de uyun.
  2. Şirket içinde aynı şeyin uygulanması için kurallar koyun ve bunları uygulayın.
  3. Okundu bildirimlerini muhakkak gönderin ki karşı taraf en azından mesajın elinize ulaştığını anlasın.

Yani en basit görgü kurallarını günlük hayatınızda olduğu gibi iş hayatınızda da kullanın.

SÜREKLİ KENDİNİ YENİLEMEK BAŞARININ İLK ŞARTIDIR

Başarı, tüketici eğilimleri, ekonomik şartlar vb. gibi bir çok dış etkene bağlı geçici bir durumdur ve bu şartlardaki değişim, değişimdeki aynı hızı yakalayamayanları, aynı hızla ortadan kaldırır.

Teknolojik gelişmeyi, sosyal gelişim ve değişimi takip etmeden, anlamadan yaşamak olanaksız artık. Sürekli olarak çevremizi gözlemleyip bu çevre içerisinde kendimizi yenileyemiyorsak veya başka bir deyişle kendimizi ve işimiz yeniden keşfedemiyorsak başarısızlığa doğru hızlı adımlarla ilerliyoruz demektir.

Günümüzün değişim hızı içerisinde siz ve/veya şirketiniz hala altı ay önceki siz ve/veya şirketiniz iseniz, her altı ayda sürekli olarak değişmiyorsanız, yenilenemiyorsanız başınız büyük bir dertte demektir.

Siz, müşterinizden (iç ve dış) hızlı değişemiyorsanız müşteriniz sonunda sizden kaçacaktır.

Sürekli kendimi tekrarladığımın farkındayım, ancak ne kadar vurgularsam vurgulayayım, bunun ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Peki bu sürekli yenilenmeyi, nasıl sağlarız?

Kanımca öncelikli olan gereksinim sürekli okumak, öğrenmek ve bunu bir alışkanlık haline getirmek. Sektörü, rakipleri, ekonomiyi, politikayı, dünyayı, teknolojiyi, sosyal eğilimleri, değişimi ancak sürekli olarak okuyarak takip edebiliriz. Bunları takip ettikçe anlamaya başlarız, anladıkça da kendimizi, işimizi yenileyebiliriz.

Bunları öğrendikçe dünyayı sadece olduğu gibi değil ileride olabileceği gibi de görme şansımız artacaktır. Bugün artık geçmiştir, yarın neler olabileceğini hayal edebiliyor olmamız gerekir, yani vizyonumuzun geniş olması şarttır yarınları yaşayabilmek için.

Hala dünkü insan, dünkü şirket, dünkü iş olarak kalıyorsak yaşama şansımız yoktur.

Next Page →

Follow on Feedly