Yönetim dünyasında en tehlikeli şey cehalet değildir.
Daha kötüsü vardır: eskimiş doğrulara hâlâ güncelmiş gibi sarılmak.
Bugün birçok şirket hâlâ aynı reflekslerle yönetiliyor. Daha çok toplantı, daha çok rapor, daha çok kontrol, daha çok KPI. Sanki dünya yerinde duruyormuş gibi. Sanki değişen sadece piyasa koşullarıymış gibi. Oysa değişen şey yalnızca pazar değil; işin doğası, insanın beklentisi, karar alma hızı ve kurumların dayanma biçimi de değişti.
Sorun şu: Şirketlerin büyük kısmı bu değişimi fark ediyor ama ona göre düşünmüyor.
Eski zihniyetle yeni dünyayı yönetmeye çalışıyor.
Ve eski akılla yeni dünya yönetilmez.
Sorun İnsan Değil, Yönetimin Kendisi
Şirketlerde işler bozulduğunda ilk refleks çoğu zaman aynıdır:
“Doğru insanları bulamıyoruz.”
“Yeni nesil çalışmak istemiyor.”
“Orta kademe yeterince güçlü değil.”
“Bağlılık düştü.”
Bunların her biri bir belirti olabilir. Ama belirtiyi neden sanmak, yönetimin en eski hatalarından biridir.
Çoğu zaman mesele insan kalitesi değildir.
Mesele, insanların içinde çalıştığı yapının kötü kurulmuş olmasıdır.
Yetki bulanıksa, sorumluluk dağınıksa, kararlar yavaşsa, öncelikler sürekli değişiyorsa, herkes aynı anda her şeye koşuyorsa, en iyi ekip bile bir süre sonra vasat görünür. Çünkü insanı başarısız kılan şey her zaman yetersizlik değildir; bazen kötü tasarlanmış bir sistemdir.
Burada dürüst olmak gerekir:
Birçok şirket insanı anlamaya çalışmıyor.
İnsanı yerleştirmeye çalışıyor.
Kutulara, unvanlara, süreçlere, raporlara.
Bu yüzden de insanlar değil, kurumların aklı eskir.
Kültür Dediğimiz Şey Çoğu Zaman Sonuçtur
Şirketler kültürü çok sever. Çünkü kültür hakkında konuşmak kolaydır.
Değerler, aidiyet, vizyon, ekip ruhu, ortak amaç…
Hepsi güzel kelimeler. Ama:
Kültür, duvara yazılan bir niyet beyanı değildir. Sistem her gün ne üretiyorsa, kültür odur.
Bir yerde korku varsa, orada sorun kültür değildir; karar mimarisidir.
Bir yerde sessizlik varsa, orada sorun iletişim değildir; cezalandırılma ihtimalidir.
Bir yerde hantallık varsa, orada sorun motivasyon değildir; yapının kendisidir.
Yani kültür, çoğu zaman neden değil sonuçtur.
Şirket önce sistemi bozar, sonra kültürü düzeltmeye çalışır.
Bu, eğri direği boya ile düzeltmeye benzer.
Kültür çıktıdır. Sistem girdidir.
Yönetmek Artık Sürdürmek Değil, Uyarlamaktır
Bir dönem şirket yönetimi büyük ölçüde istikrar üretme işiydi.
Süreçleri kurar, standardı koyar, sapmayı azaltır, verim alırdınız.
Bugün ise aynı şey yetmiyor. Çünkü değişim artık arıza değil; işin kendisi. Belirsizlik geçici değil; kalıcı. Kriz istisna değil; neredeyse çalışma iklimi haline geldi.
Bu yüzden yönetimin anlamı da değişti.
Yönetmek artık yalnızca operasyonu döndürmek değildir.
Aynı anda üç şeyi yapabilmektir:
- Bugünü işletmek
- Yarın için pozisyon almak
- Değişimin içeride yarattığı harareti yönetmek
Birçok yönetici ilkini yapıyor.
Azı ikincisini görüyor.
Çok azı üçüncüsünü anlıyor.
Oysa içerideki hararet artınca dışarıdaki fırsatlar da tehditler de yanlış okunur. Yorgun ekipler, bulanık öncelikler, sürekli yön değiştiren gündemler ve bitmeyen koordinasyon yükü, şirketin stratejik körlüğünü hızlandırır.
Bir kurum önce kendi iç ısısını tanımayı öğrenmelidir.
Orta kademe sağlam olduğunda şirket körleşmez
Bugün birçok şirkette en fazla baskı altında olan yer orta kademedir. Yukarıdan baskı gelir, aşağıdan beklenti gelir, yandan koordinasyon yükü gelir. Yetki azdır, sorumluluk büyüktür, zaman parçalanmıştır.
Sonra da “orta kademe niye liderlik göstermiyor?” diye sorulur.
Çünkü çoğu şirkette orta kademe liderlik alanı değil, sıkışma alanı haline gelmiştir.
İşin acı tarafı şu:
Bir şirket orta kademesini güçlendirmeden çevik olamaz.
Çünkü üst yönetim her şeye yetişemez.
Alt kademe ise yön mimarisini tek başına kuramaz.
Orta kademe taşıyıcı kolondur.
Kolonu zayıflatıp binanın dengesini beklemek akıl işi değildir.
İşin Aslı: Şirketler Hâlâ Eski Dünyanın Diline Bağımlı
Bugün kullanılan kelimelere bak: performans, verimlilik, kontrol, kaynak, uyum, raporlama, hedef kapama… Bunların hepsi kötü değildir. Ama hepsi birlikte bir zihniyeti ele verir.
Bu dilin merkezinde insan yoktur.
Bu dilin merkezinde düzen vardır.
Oysa yeni dünyada yalnızca düzen arayan şirketler, kırılmayı erken yaşar. Çünkü esneklik düzenin düşmanı değildir; kötü kurulmuş düzenin düşmanıdır. Öğrenme otoritenin düşmanı değildir; dogmanın düşmanıdır. Hız disiplinin düşmanı değildir; hantallığın düşmanıdır.
Yönetimi yeniden düşünmek, “eski olan her şeyi atalım” demek değildir.
Ama şu soruyu sormak zorundadır:
Hâlâ işe yarıyor diye savunduğumuz şey, gerçekten işe yarıyor mu; yoksa sadece alışkanlık mı?
Yeni Yönetim, Yeni Unvanlarla Değil Yeni Akılla Gelir
Birçok kurum değişimi önce organizasyon şemasında arıyor. Yeni unvanlar, yeni departmanlar, yeni koordinasyon kurulları, yeni dönüşüm ofisleri…
Oysa eski akıl yerindeyse, yeni kutular eski davranışı üretir.
Gerçek değişim, şunlarla başlar:
- Neyi ölçtüğünü yeniden düşünmekle
- Kararı kimin, hangi hızda aldığını sorgulamakla
- İnsanları maliyet kalemi değil kapasite taşıyıcısı olarak görmekle
- Süreçleri kutsamayı bırakıp amacı yeniden merkeze almakla
Şirketin ihtiyacı bazen yeni strateji değil,
eski reflekslerden kurtulacak kadar cesur bir yüzleşmedir.
Yönetimi Yeniden Düşünmek Bir Tercih Değil, Zorunluluk
Bazı cümleler rahatsız eder ama doğrudur:
Bugün birçok şirket kötü insanlarla değil,
modası geçmiş yönetim aklıyla mücadele ediyor.
Daha katı söyleyelim:
Bir kurumun çöküşü bazen dış rekabetten değil, içeride kutsallaştırdığı eski doğrulardan başlar.
Artık mesele daha çok çalışmak değil.
Daha çok kontrol etmek de değil.
Daha çok rapor istemek hiç değil.
Mesele, doğru soruyu sorabilmek:
Biz gerçekten bugünün şirketini mi yönetiyoruz,
yoksa dünün alışkanlıklarını mı sürdürüyoruz?
Şirketleri hatalar yıkmaz.
Eski doğrulara duyulan sadakat yıkar.