ANLAYAMADIKLARIM

people-309068_640Ortaya iş yapmak amacıyla çıkan bir çok şirket, o şirketlerde de çalışan bir çok insan var. Ve bugünlerde çok karşılaşıyorum, sadece iş yaşamı açısından değil, normal yaşam içerisinde uyulması gereken bazı görgü kurallarına dahi uymamak için nerede ise ellerinden geleni ısrarla yapıyorlar. Ancak doğal olarak bu da, önce şirketi temsil ettiği için şirketin, ardından da kişinin itibarını onarılmaz bir şekilde zedeliyor.

Ancak özellikle dikkat edildiğinde, balık baştan kokar sözüne uygun olarak, genellikle organizasyonun alt kademelerinin üst kademeleri taklit ettikleri ve onların eğilimlerini benimsedikleri izlenebiliyor.

Geçenlerde bir dernek KOSGEB Uygulamalı Girişimcilik Eğitimi vermem için bana başvurdu. Daha önce KOSGEB Eğitimi vermediğim için sorun çıkabileceğini söylememe karşılık bunun sorun olmadığını ve tüm işlemler ile kendileri ilgileneceklerini söyleyerek dokuz iş günümü kapattılar.

Zaman içerisinde geri bildirim olmadığı için sürekli dernek yetkililerini aramak zorunda kaldım ancak telefon ve maillere yanıt almayı bırakın, maillerin ellerine geçip geçmediğini anlamak için talep ettiğim okundu geri bildirimini dahi göndermiyorlar. Bilgi alabilmek için en az iki gün didiniyorum.

Sonunda hiç bir yanıt çıkmayınca bilgiyi KOSGEB’den istemek zorunda kaldım.

Ve ayrıca, başka eğitimler verebileceğim, tatil yapabileceğim veya herhangi bir amaçla kullanabileceğim dokuz iş gününü kaybettim, üstüne üstlük habersiz kaldım.

Yine neredeyse patronlarını da, şirketi de yirmi yıldan fazladır tanıdığım, şimdi uluslararası ve alanında çok iyi bilinen bir şirketin patronu, zaman kısıtı nedeni ile cep telefonlarını genellikle yanıtlamaz, kendisine ulaşmak oldukça zordur. Şu anda yüzlerce çalışanı olan bu şirketin çalışanlarına ulaşmak nerede ise imkansız denecek kadar zordur.

Yine geçenlerde uluslararası, web sitelerinin ziyaretçi sayısı benim sitemle karşılaştırılmayacak derecede büyük bir şirketin yetkilisinden işbirliği yapmayı hedefleyen bir mail aldım. İş birliğinin boyutlarını sorunca aldığım yanıt yeterince açıklayıcı olmayınca yeni sorular sordum, aldığım yanıtların yetersizliği daha fazla soru sormama neden oldu ve sonunda yanıtlar birden bire kesildi.

Anlayamadığım şey bu insanlar kendilerine yapılmasından muhtemelen hoşnut olmayacakları şeyleri neden başkalarına yaparlar? Başkalarına verdikleri rahatsızlığın aynı zamanda hem kişisel hem de şirket itibarını ne hale getirdiğini düşünmezler mi? Aynı kişilerle değişik zamanlarda karşılaşacaklarını bilmezler mi?

Eğer şirketinizin ve kendinizin itibarını korumak istiyorsanız;

  1. Yoğun işleriniz nedeniyle yanıtlayamadığınız telefon ve epostaları en kısa zamanda yanıtlayın. En azından bu hafta çok yoğunsanız bunu ve karşınızdaki kişiye ne zaman geri döneceğinizi bildirin. Bu sözünüze de uyun.
  2. Şirket içinde aynı şeyin uygulanması için kurallar koyun ve bunları uygulayın.
  3. Okundu bildirimlerini muhakkak gönderin ki karşı taraf en azından mesajın elinize ulaştığını anlasın.

Yani en basit görgü kurallarını günlük hayatınızda olduğu gibi iş hayatınızda da kullanın.

YIKICI DEĞİŞİMDE YIKILMAMAK

muhittinKAÇ ŞİRKET YARINI GÖREBİLECEK – Yıkıcı Değişim yazısında artık şirketlerin yaşamlarının kısaldığını söylemiştik ve yıkıcı değişimin etkisinin hızlanarak artacağından bahsetmiştik.

Peki, bu yıkıcı değişim sürecinde şirketimizin yıkılmasını nasıl önleriz?

Burada en önemli konu yaratıcılık, yaratıcılığın bir şirket kültürü olarak oturtulması ve sürdürülmesi gerekliliği ortaya çıkıyor. Ancak, burada bir ikilem söz konusu.

Christensen’in vurguladığı gibi, şirketler modern pazarlama anlayışı doğrultusunda müşterilerini sürekli olarak dinlemek, sunulan değer ile ilgili taleplerini takip etmek ve bu değeri müşteri talepleri doğrultusunda geliştirerek onu mutlu etmek ve buna bağlı olarak da satışları artırarak süreklilik sağlamak şarttır.

Biz buna yoğunlaşırken, müşterinin aynı konu ile ilgili farkında bile olmadığı bir ihtiyacı üzerinde yoğunlaşarak ona yeni bir değer önerilmesi halinde müşterinin tercihleri değişebilecektir.

Yani, yıkıcı bir buluş bizim değer önerimizin değerini yok ederek onun yerini alacaktır.

Şirketimizin sürekliliği açısından gitmemiz gereken yol budur. Ancak bu süreç içerisinde şirket sürekli olarak alternatif değer önerileri (aynı konu ile ilgili veya ilgisiz) geliştirerek pazara sunamaz ise kısa sürede yıkıcı değişimin sonucu yıkılmaya aday olacaktır.

Şirketimiz sürekli olarak inovasyona açık olmaz ise, şirket içi inovasyon şirket kültürünün bir yapısı haline gelemez ise, yıkılmaya mahkumdur.

Yıkıcı değişim içerisinde yıkılmamak (belki de kullanılması gereken –yıkılmayı geciktirmek olmalı) inovasyonda süreklilikdir.

Peki, bunun dışında yapabileceğimiz bir şey var mı?

Tabi ki var.

İşe başlarken, bu işten ne zaman ve nasıl kopacağımızı belirleyerek hedef koymak, ancak o zaman zarar etmeden yolumuza devam etmek mümkün olacaktır kişisel olarak.

Bu da bize ÇIKIŞ STRATEJİLERİ’nin ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.

ÇIKIŞ STRATEJİLERİ çıkış stratejisi konusunu okumak için bu satıra tıklayabilirsiniz.

KAÇ ŞİRKET YARINI GÖREBİLECEK – Yıkıcı Değişim

nuclearexplosionDeğişimdeki logaritmik hız insanların yaşamlarını uzatırken şirketlerin yaşamlarını kısaltıyor. Yeni teknolojiler, bilgideki artış insanların ömrünü uzatırken bu hıza uyum sağlayamayan ve göreceli olarak değişimi teknolojiye göre daha yavaş yaşayan sosyal yaşam, siyasi yaşam ve iş yaşamı, yıkıcı değişimin etkisi sonucu sarsılıyor ve bu sarsıntılar da değişime uyum sağlayamayan şirketlerin hızla ortadan yok olmasına neden oluyor.

Yıkıcı değişim” sürekli olarak önümüzdeki beklentileri engelliyor, vizyonumuzu ve gelecek öngörülerimizi değiştirmemizi gerektiriyor. Bu nedenle de artık strateji, vizyon gibi tanımlarda kullandığımız “uzun vade” gittikçe kısalmaya başladı ve neredeyse 1 – 2 yıla indi.

Peki, nedir bu yıkıcı değişim? Aslında yıkıcı değişim, “yıkıcı buluşların” sonucudur. Yeni bir pazar yaratarak yeni değerler yaratan buluşlar, var olan pazarları ve değerleri zaman içerisinde ortadan kaldırırlar, yani yıkarlar, yok ederler. Zaman içerisinde derken hatırlamakta yarar var, bu “zaman” da eskiye oranla sürekli olarak kısalıyor.

Sonuç olarak da bu yıkıcı buluşlar yıkıcı değişimi doğruyor.

Dijital fotoğraf teknolojisi, film teknolojisini hızla değiştirerek film pazarını, beraberinde film kimyasalları pazarı ile analog fotoğraf makinası pazarını hızla yok ederek ortadan kaldırmış, yıkmıştır.

Buna bağlı olarak değişen baskı teknolojileri, bundan yirmi yıl önce var olan tüm fotoğrafçılık teknolojilerini değiştirerek yok etmiş ve yıkmıştır.

Bu değişim gerçekleşirken kendi teknolojilerine dalmış, müşterinin talepleri doğrultusunda ürün geliştirme çabalarında olan birçok şirket ortadan yok olmuş, müşterinin farkında bile olmadığı bir ihtiyacı yaratıp geliştiren ve sunan şirketler onların yerini almaya başlamıştır.

Teknolojideki değişim hızını artırdıkça yıkıcı değişim de hızlanmakta, kendini bu sürece uyarlayamayan şirketlerin de yaşam süreleri eskisine oranla azalmaya devam etmektedir.

Bunu Fortune 500 listesinde çok rahat izlemek mümkün. İlk kez 1955 yılında yapılan ilk 500 listesinde yer alan şirketlerden sadece 67’si 2011 yılında yapılan listeye girebilmiştir, yani sadece % 13.4.

1955 yılındaki listede bulunan şirketlerin ortalama yaşı 58 iken, 2011 listesinde bulunan şirketlerin ortalama yaşı 13’ e inmiştir.

life-expectancy-of-firms-r11

Şirketimiz yönetip yaşatmaya çalışırken at gözlüklerinden kurtulmak şarttır.

SÜREKLİ KENDİNİ YENİLEMEK BAŞARININ İLK ŞARTIDIR

Başarı, tüketici eğilimleri, ekonomik şartlar vb. gibi bir çok dış etkene bağlı geçici bir durumdur ve bu şartlardaki değişim, değişimdeki aynı hızı yakalayamayanları, aynı hızla ortadan kaldırır.

Teknolojik gelişmeyi, sosyal gelişim ve değişimi takip etmeden, anlamadan yaşamak olanaksız artık. Sürekli olarak çevremizi gözlemleyip bu çevre içerisinde kendimizi yenileyemiyorsak veya başka bir deyişle kendimizi ve işimiz yeniden keşfedemiyorsak başarısızlığa doğru hızlı adımlarla ilerliyoruz demektir.

Günümüzün değişim hızı içerisinde siz ve/veya şirketiniz hala altı ay önceki siz ve/veya şirketiniz iseniz, her altı ayda sürekli olarak değişmiyorsanız, yenilenemiyorsanız başınız büyük bir dertte demektir.

Siz, müşterinizden (iç ve dış) hızlı değişemiyorsanız müşteriniz sonunda sizden kaçacaktır.

Sürekli kendimi tekrarladığımın farkındayım, ancak ne kadar vurgularsam vurgulayayım, bunun ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Peki bu sürekli yenilenmeyi, nasıl sağlarız?

Kanımca öncelikli olan gereksinim sürekli okumak, öğrenmek ve bunu bir alışkanlık haline getirmek. Sektörü, rakipleri, ekonomiyi, politikayı, dünyayı, teknolojiyi, sosyal eğilimleri, değişimi ancak sürekli olarak okuyarak takip edebiliriz. Bunları takip ettikçe anlamaya başlarız, anladıkça da kendimizi, işimizi yenileyebiliriz.

Bunları öğrendikçe dünyayı sadece olduğu gibi değil ileride olabileceği gibi de görme şansımız artacaktır. Bugün artık geçmiştir, yarın neler olabileceğini hayal edebiliyor olmamız gerekir, yani vizyonumuzun geniş olması şarttır yarınları yaşayabilmek için.

Hala dünkü insan, dünkü şirket, dünkü iş olarak kalıyorsak yaşama şansımız yoktur.

AL BİRİNİ, VUR ÖBÜRÜNE YAZISININ DEVAMI

Bir önceki yazı yayınlandıktan sonra saat 15:20’de nihayet geldi. Her zaman evrak vs. getiren tanıdık yüz. Kapıyı açınca kendisi “nihayet geldim” gibi esprili bir açış yaptı. Evrakları telim ederken geçen sürede talebi bir gün önce sabah 8:30’da yaptığımı söyleyince şaşırdı.

Fakat yanıt muhteşemdi;

“Abi ben her gün buralardan geçiyorum, sen acil işin olunca beni ara muhakkak gelirim.”  ve telefon numarasını verdi.

İşte o şirketi kurtaracak bir yanıt, davranış, kişi ve yarattığı birçok soru – birçok yanıt.

Ben artık bu kuryenin müşterisiyim, Yurtiçi Kargo’nun değil. Bu kurye başka şirkete geçse bile onu ararım, çünkü benim derdim şirket değil, benim derdim sorunumun çözülmesi.

Bu konuda Uğur Özmen’in güzel bir yazısı vardır, “Müşteri’nin sahibi” kim? ,o geldi aklıma.

Aslında birçok sektörde müşteri ile en yakın temasta olan kişiler şirketin hem en iyi hem de en kötü temsilcisi olabiliyor.

Bir şirkette yaptığımız bir seminerde ortaya çıkan önemli konulardan biri aslında teknik servisin, satış departmanından daha çok satış yaptığı idi. Çünkü teknik servis zaman içerisinde müşterinin sorunlarını en az müşteri kadar öğreniyor ve bu sorunlara çözüm getirecek önerileri her zaman müşteri tarafından iyi referans olarak kabul ediliyor.

Yurtiçi Kargo’nun çağrı merkezinin, sosyal medya ekibinin, şubesinin yapamadığını, hatta yıktığını tek başına ayakta tutabilen bir çalışan.

Şirketler bu çalışanlarına dikkat etmek zorunda.

Aslında ortaya çıkan başka bir soru var ki çok iyi araştırılıp incelenmeli. “Acaba şirket İş Model’ini gözden geçirmek, yenilemek ve yenilik yaratmak ihtiyacında mı?” Bunun farkında olan var mı?

Sanmam, öyle bir kültür olsa işler bu durumda olmazdı bence.

AL BİRİNİ, VUR ÖBÜRÜNE

Kitap kazanan takipçilerin kitaplarını ve göndermem gereken 2-3 evrak var ama bir türlü kargoya gidecek vakit bulamıyorum, eh günümüzün imkanlarını kullanalım.

Sabah saat 8:00, internet üzerinden Yurtiçi Kargo’dan kurye talebinde bulunuyorum. Her şey normal gidiyor. Normalde bu tip işlemlerde bir mail gelir talebinizi onaylayan. Saat 8:30’a kadar böyle bir şey olmayınca bu sefer de çağrı merkezini arıyorum. “Sabah internet üzerinden kurye talebinde bulundum, geri bildirim almayınca merak ettim” dedim. Çok kibar bir kızcağız rutin çağrı merkezi işlemlerine başladı, kaydımı aldı. Evet, ulaşmış, şubeye iletilmiş.

Ohhh, modern hayat ne kadar güzel… diye düşünüyorsunuz değil mi? Haaaaa haaa ha.

Kurumsallaşmayı kurum tutmakla, bürokrasiyle karıştıran, rakibim yaptı ben de yapmalıyım, herkeste var bende de olmalı (ne? niye? ne için? demeden) anlayışın sonucu sadece “müşteriyi çileden çıkartmak” olabiliyor.

Ben işimi nasılsa hallettim diye iç huzuru ile işlerimi yaparken vaktin nasıl geçtiğini fark etmedim. Saat 18:30 gelen giden yok.

Yine çağrı merkezi işkencesi. Kayıtlar alındı, evet sipariş açık gözüküyor.

- Peki, kardeşim yarın gelirler mi?
- Ben onu bilmem
- Kim bilir?
- Ben kaydınızı aldım
- Arkadaş benim derdim kayıt değil, yarın gelirler mi?
- Bilmem

Bu çok aydınlatıcı konuşma sonucu bir de şikayet kaydı bıraktım.

Yurtiçi Kargo’yu facebook ve twitter bombardımanına tuttum ama tık yok. Bugün saat sabah 9:00 hala tık yok.

İşte bir örnek daha. Herkeste var bende de sosyal medya olsun. Olsun ama niye olsun? Farkında mısın? Yooo..

Bu sabah hışım içerinde önce MNG Kargo’nun sitesine girdim. Kayıt oluşturmaya çalışıyorum ama nafile. Firefox üzerinde sistem çalışmıyor. Daha önce birçok firmada başıma geldiği için biliyorum, chrome’a geçtim, çalıştı  Bunu ben biliyorum ama koskoca şirketçikler, ve çalışanları nedense atlıyor.

Adamsendecilikle hiçbir işi yürütemezsiniz unutmayın.

Çağrı merkezini arıyorum, yine kibarca bir kızcağız çıkıyor, fiyat bilgilerini öğrenmeye çalışıyorum, yanıt “Şubeye soracaksınız, bizde fiyat bilgisi yok.” Hoppala, peki beni ara diye çağrı merkezi numarasını niye koymuşsun oraya.

Mücadeleden bıktığım için şubeyi arıyorum ve fiyat bilgisi alıyorum.

“10 lira felan.” Bu arada gönderimin en olduğu konusunda detaylı bilgi vermek zahmetine katlanmıştım.
Yapacak bir şey yok ben bu derdimi halletmek zorundayım.

- Peki hanımefendi, lütfen gelirken poşet de getirsinler, ben sizinle daha önce çalışmadığım için elimde poşetiniz yok.
- Öyle olmaz siz paketlerseniz biz gelip alırız.
- Peki ben poşeti nereden alacağım?
- Gelip buradan alacaksınız.
- Ehhh o zaman bu telefon muhabbetini keselim.

Fırsat ayağına gelmiş, yeni müşteri geliyor ve sen onu elinin tersi ile itip gönderiyorsun.

Senin müşteriye mi ihtiyacın yok, yoksa “kurumsallık batağına” saplanmış gidiyor musun?

Ayrıca, tüm bunlar arasında sözünü bile etmediğim, İstanbul içerisinden bana 29 Mayıs’da gönderilen ancak elime hiç ulaşmayan bir evrak konusu var. Müşteri hizmetleri göndereni arayıp teslim edildi demiş ama bana gelen giden yok.

Sonuç :

Ne iş yapıyorsanız yapın ama o yaptı ben de yapmalıyım yaklaşımını bırakın, ne, neden, nasıl, kim gibi soruları yanıtlayın önce.

Çağrı merkeziniz varsa önce bunu ne için kurduğunuzu düşünün. Yant “müşteri” için olmalı.

Evet bazı sektörlerde lagarlık var, işi boşa alma var. Var oğlu var. Ama unutmayın bu bir fırsat, kurtulun o sektörün lagarlığından ve diğerleri arasında parlayın, o zaman vazgeçilmez olursunuz.

Bugün müşteriye ihtiyacınız olmayabilir ama yarın işler bozulunca, nerede müşteriler diyemezsiniz, onları itip gönderen siz olursanız.

KOBİ GİRİŞİM DERNEĞİ SEMİNERİ

20140603_194737

KAPININ DANASI ÖKÜZ OLMAZ

Çok sevdiğim, çok rastladığımız bir yönetim hatasını gayet güzel özetleyen bir deyimdir “kapının danası öküz olmaz”.

Çok güzel bir tanımlamasını buldum Ekşi Sözlük’te, onun için tanımlama ile uğraşmayıp bunu Ekşisözlük yazarına bırakıyorum, ellerine sağlık thelostcaptainslogbook.

“yanlış anlaşılmış ve doğru izah getirilmemiş bir uktenin sorusudur, eski bir deyim olan sözün açılımı tanıdık bireylerin istedikleri kadar çabalasalar dahi dışarıdan gelenlere karşı yetkinlik sırasında geride kalmalarıdır, aile ve dar çerçevede küçük toplumlarda aynı pozisyonda ve yetkinlikte görev alması gereken kişilerden dışardan gelenine daha fazla şans tanınmasını ise aile ve gurup içinden çıkan bireyin yapacaklarının zaten bilinmesi ve dışarıdan gelenin yapacaklarının biraz da merak edilmesinden kaynaklanmaktadır temelde, onun içindir ki yabancı futbolcular, yabancı sanatçılar, yabancı fikir adamlarının hareketleri ve yaptıkları yerel olanlara göre daha çok ilgi çekip daha çok itibar görür.. şayet bu uluslararası (yabancı) statüsüne sahip kişiler zamanla yerel değerlere uyum sağlayıp yerelleşirse bu defa gördükleri ilgi ve beğeni düzeyi de yerelleşmeleri oranında azalır, örneğin rumen kaleci antrenörü datcu ilk geldiğinde gördüğü ilgiyi türk vatandaşı olduktan ve türkçe öğrendikten sonra kaybetmiştir.. hatta bir röportajda mircea lucescu türkçe öğrenmek istediğinde bunu datcunun engellediğini ve kaale alınmasını istiyorsa öğrense dahi kimseye söylememesi gerektiğini ifade etmiştir.. bir nevi aşinalığın sürekli tekrarlanmasının bilinen bireyleri (ev danası pozisyonundaki yerel kişi, evin oğlu veya aileden herhangi birisi olabilir) dezavantajlı duruma düşürdüğü açıktır, dışarıdan gelen kişiye gösterilecek tolerans katsayısı genelde daha yüksek ve beklenti düzeyide yerele göre daha azdır, nede olsa o yabancıdır ve ne yapacağı merakla beklenmektedir, yerel olan bireyse yabancıyla rekabet edebilmek adına yeni şeyler deneyip kendi sürprizini sunma hamlesiyle varolmaya çalışır bu durumda..”

Hepimiz birçok şirkette bunun doğruluğunu gözlemişizdir. Hatta şirkete ilk giriş aşamasında ve ilk aylarda dışarıdan gelen olduğumuz için patronlar, amirler tarafında hep ön plana çıkartılırız. Ancak zaman ilerledikçe, aileden biri oldukça artık aynı etki kalmaz, herkes gibi olmaya başlarız ve gözler dışarı kaymaya başlar. Bizim çok iyi bildiğimiz şeyler bizim tarafımızdan söylendiğinde, dışarıdan birisinin söylediği kadar etki yaratmamaya başlar. Dışarıdan birisi bizimle aynı şeyi söylediği zaman bizimkinden daha etkili, daha önemli olmaya başlar. Hele hele bu kişinin bir de şirkete maliyeti varsa onun söyledikleri (bizimki ile aynı olsa da) daha önemli olur, daha parlak gelir.

Çünkü artık biz aileden biri, ailenin çocuğu, tanıdığı kişiyizdir. Fazladan maliyetimiz, yani kıymetimiz yoktur artık.

Dışarıdan satın alınan birçok danışmalık hizmeti aslında içeride çözülebilecek olmasına rağmen dışarıdan alınır. Bir anlamda bakıldığında gereksiz bir şey gibi gözükse de aslında sözlerine daha fazla kıymet biçildiği için uygulamayı hızlandıracağından faydalıdır da.

Ama bu tutum, çalışanların motivasyonunu olumsuz yönde etkiler genelde.

Patronlar, yöneticiler ellerindeki kıymetin ne olduğunu çok iyi tartmalı ve anlamalıdır, aksi halde oluşacak motivasyon kaybı yaratıcılığı ve çözüm üretkenliğini olumsuz etkilerken maliyetleri de artıracaktır.

YAŞ 35 – DEĞİŞİMİN NERESİNDEYİZ

Business Insider’ı okurken gördüm bugün, “Otostopçunun Galaksi Rehberi”‘ adlı kitabın yazarı Douglas Adams’ın ölüm yıldönümü imiş.

2001 yılında ölen yazarın, insanların teknolojiyi nasıl algıladığını özetleyen ve hala geçerli olan görüşünden de bahsediyordu bu yazı.

Ne demiş Adams teknolojiyi algılayışımız hakkında bir bakalım.

1. Doğduğumuzda dünyada var olan her şey normal ve dünyanın doğal yapısına uygundur.
2. 15-35 yaşlarımız arasında çıkan her buluş heyecan verici, devrimci ve hatta yolunda kariyer bile yapılabilecek şeylerdir.
3. 35 yaşımızdan sonra çıkan her buluş çevremizin doğal yapısına aykırıdır.

Değişim, yeniklik her zaman dirençle karşılaşır ve bu direnme aslında bilinmeze olan güvensizlikten kaynaklanır. Benim yaşıma gelenler bilir, 35 yaşından sonra alıştığımız çevre, güven içerisinde olduğumuz çevre haline geleceğinden bu çevreye giren her yeni şey bilinmezliğinden dolayı itici gelecektir, korkutacaktır ve direnç göstermemize neden olacaktır.

Ancak 35 in üzerindekilerin doğal yapıya aykırı buldukları şeyler ise, 35′in altındakiler için heyecan verici ve devrimcidir.

Buyrun size kuşak çatışması.

Aslında bu hep böyle idi ama 250 yıl önce yaşama giren yeni şeylerin sayısı o kadar azdı ki, bu çatışma minimum ve rahatsız edici olmayan seviyelerde gidiyordu. Teknolojideki logaritmik artış yaşamımıza giren şeylerin sayısını çoğaltmaya başladıkça bu çatışma da yükselmeye ve hızlanmaya başladı.

35 yaşın aslında başka özellikleri de var.

35 yaş üzerindekilerin gelir seviyesi 35 yaş altındakilerin gelir seviyesinden düşük, diğer bir deyişle aslında 35 yaşın üzerindekiler, 35 yaşın altındakilerin buluşlarının, yarattıkları, heyecan duydukları, devrimci olarak nitelendirdikleri, kariyer yapmaya değer gördükleri şeyleri satın alacak olan hedef kitle.

Yine 35 yaşın üzerindekiler şirketlerde, kurumlarda orta ve üst yönetim yöneticileri ve 35 yaşın altındakileri yönetmeye çalışıyorlar. 35 yaş altındakiler de, 35 yaş üzerindekiler tarafından yönetiliyor.

Yenilikleri benimseyip sarılanlarla yenilikleri reddetme eğilimde olanlar arasında sürekli bir iç ve dış müşteri ilişkisi var ve bu ilişki müşteri odaklılık ve müşteri memnuniyeti sağlanamadığı sürece sıkıntı yaratacak bir ilişki haline hızla dönüşüyor.

Böyle olunca da biz dinozorlar çalışma hayatında gençlerden şikayetçi olup onları beğenmezken onlar da aynı şeyi bizim için hissediyorlar, bunu aşamayanlar ya yöneticilik hayatında zorlanarak başarısız oluyorlar veya bunu şirket kültürü haline getirip şirketi yok ediyorlar.

Tüm bunların önüne geçerek gerek şirket gerekse de kariyerimizin devamlılığını sağlayacak en önemli araç iletişim. Kişisel anlamda da, iş anlamında da iletişim becerilerimizi sürekli geliştirmek zorundayız ki hem iç hem de dış müşterilerimiz ile uyum içerisinde ve birbirimizi anlayarak, memnun ederek yaşayabilelim.

DÜNYADA 1 DAKİKADA NELER OLUYOR?

Şu sıralarda değişim konusunu çok ele alıp araştırıyorum, karşıma çıkan bazı istatistiklerden derlenmiş bazı bilgiler çok ilginç geldi ve paylaşmak istedim.

 

İnternette 1 dakikada;

Youtube’a (her ne kadar bağlanamasak da veya bağlanamadığımızı sansalar da) 30 saatlik video yükleniyor,
100,000 twit gönderiliyor,
Goodle’da 2 milyon arama yapılıyor,
Flicker’a 3 milyon fotoğraf yükleniyor,
Facebook’a 277,000 giriş yapılıyor,
Amazon’da $ 83,000 lık satış gerçekleşiyor,
Linkedin’de 100 yeni hesap açılıyor,
Wikipedia’da 6 yeni konu yayınlanıyor.
204 milyon e-mail gönderiliyor,

bunun dışında;

58 uçak kalkıyor,
116 kişi evleniyor,
144 kişi yeni bir eve taşınıyor,
Sadece UPS 11,319 paket taşıyor,
83,000 kişi sevişiyor,
2.5 milyon kg çöp yaratılıyor,
255 bebek doğuyor, bunların 15 tanesi engelli, 113 tanesi de açlık sınırının altında,
Dünyada bir kişi ortalama $ 0.013 kazanırken,
ABD’de bir kişi ortalama $ 0.096 kazanıyor,
Hindistan’da bir bilgisayarcı $ 0.025 kazanırken,
ABD’de bir bilgisayarcı @ 0.13 kazanıyor,
Nike’ın Vietnam’daki fabrikalarında çalışan bir işçi $ 0.0014 kazanırken,
NIKE $ 36,00 kazanıyor
ve 18 kişi açlıktan ölüyor.

Kaynak : www.huffingtonpost.com

Next Page →