Kişisel görüşüm: Acun Ilıcalı TV dünyasını çözmüş, dünya çapında düşünebilen bir televizyoncudur. İnsanların neyi görmek istediğini bilir. Sadece yarışma yaptırmaz; gerilim tasarlar. Merak, haksızlık duygusu, taraf tutma, ittifak, ihanet, mağduriyet ve “bak şimdi ne olacak” hissini aynı kabın içinde kaynatır.
Acunmedya’nın Fear Factor, Survivor, Ninja Warrior ve Rising Star gibi uluslararası formatları Türkiye’ye uyarladığı kendi kurumsal tarihinde de yer alıyor [1]. Burada sıradan bir yayıncılık başarısından değil, format zekâsından söz ediyoruz. Format zekâsı şunu bilir: İnsan sadece yarışmayı izlemez; insanın yarışma içindeki bozulmasını, gerilmesini, strateji kurmasını ve başkaları hakkında karar vermesini de izler.
İnsanı aynı anda hem yarışmacı hem jüri yapmak
Bence yarışma formatlarındaki en etkili çözümlerden biri şudur:
İnsanı aynı anda hem yarışmacı hem jüri yapmak.
Çünkü bu ikilem, gerekli gerginliği kendi içinde üretir. Dışarıdan sürekli kavga sokmanıza gerek kalmaz. Oyun zaten kavgayı doğurur.
Bir kişi hem yarışıyorsa hem de başka yarışmacıların kaderi üzerinde söz sahibiyse, tarafsızlık beklentisi zayıflar. Daha doğrusu tarafsızlık artık kanıtlanamaz hale gelir. İnsan dürüst davranabilir; ama dürüstlüğü bile kuşkulu görünür. Çünkü kararın içinde çıkar vardır.
Burada sorun kişinin ahlakı değildir.
Sorun, rol tasarımının bozukluğudur.
Kötü tasarlanmış bir oyunda adalet, insanın karakterine bırakılır. Bu da sistem değil, kumardır.
Bir yarışmada aynı kişi hem yarışmacı hem jüriyse, adalet kişisel erdeme bırakılmış demektir. Bu ise zayıf bir sistem tasarımıdır. Çünkü iyi sistemler, insanların erdemli davranacağı varsayımı üzerine değil; çıkar çatışmasını sınırlayacak biçimde kurulur.
Ama televizyon açısından bakarsak, bu zayıflık aynı zamanda muazzam bir dramatik güçtür.
İzleyici sadece kimin kazanacağını izlemez. Kimin kimi eleyeceğini, kimin kimi koruyacağını, kimin kimi tehdit olarak göreceğini, kimin “dostunu sattığını”, kimin haksızlığa uğradığını da izler. Yarışma bir performans alanı olmaktan çıkar; küçük bir toplumsal laboratuvara dönüşür.
İnsan doğasının ham yerleri görünür olur.
Kıskançlık.
İttifak.
İhanet.
Kendini haklı çıkarma arzusu.
Güçsüz kalanın adalet talebi.
Güç kazananın adaleti yeniden tanımlaması.
Modern hayatın yarışma formatı
Bu yalnızca televizyon meselesi değildir. Modern hayatın da çok benzer bir çalışma biçimi vardır.
Bugünün sistemi de insanı aynı anda hem yarışmacı hem jüri konumuna getiriyor. İnsan sadece rekabet etmiyor; kendini ölçüyor, başkalarını değerlendiriyor, kendi eksiklerini raporluyor, kendi performansını pazarlıyor, kendi yetersizliğine hüküm veriyor.
Neoliberal düzenin en büyük başarısı insanı yarıştırması değildir.
İnsanı kendi kendisinin jürisi haline getirmesidir.
Wendy Brown’un neoliberalizm eleştirisi önemli. Brown’a göre neoliberal akıl, insanı yurttaş olmaktan çıkarıp “insan sermayesi” olarak yeniden kurar; adalet ve eşitlik gibi kavramlar yerini büyüme, rekabet ve yatırım mantığına bırakır [2]. David Harvey de neoliberalizmi, piyasa değişimini insan eylemlerine rehberlik eden baskın etik haline getiren bir düzen olarak tarif eder [3].
Bu bakışta insan artık sadece çalışan, öğrenci, sanatçı, yönetici, anne, baba, yurttaş ya da meslek sahibi değildir.
İnsan bir portföydür.
Kendine yatırım yapar.
Kendini geliştirir.
Kendini pazarlar.
Kendini görünür kılar.
Kendini ölçer.
Kendini optimize eder.
Kendini suçlar.
Sistem ona şunu söyler:
“Özgürsün. Kendini gerçekleştir.”
Ama bu cümle kısa sürede başka bir şeye dönüşür:
“Geride kaldıysan, suç sende.”
İşte asıl rahatsız edici yer burasıdır. Oyun adil mi, kurallar dengeli mi, başlangıç çizgileri eşit mi, kimin jüri masasına daha yakın oturduğu belli mi; bunlar ikinci plana itilir. Kaybeden kişiye önce kendisi gösterilir.
Daha çok çalışmalıydın.
Daha iyi hazırlanmalıydın.
Daha iyi network kurmalıydın.
Daha esnek olmalıydın.
Daha dayanıklı olmalıydın.
Daha iyi görünmeliydin.
Kendini daha iyi satmalıydın.
Yarışmanın adaleti değil, yarışmacının yetersizliği konuşulur.
Dışarıdaki jüri içerideki sese dönüşür
Byung-Chul Han bu tartışmanın psikolojik tarafını tamamlar. Han’ın The Burnout Society kitabı, rekabetçi ve hizmet odaklı toplumların geç modern birey üzerinde depresyon, dikkat bozukluğu ve tükenmişlik gibi sonuçlar ürettiğini tartışır [4]. Psychopolitics ise neoliberalizmin artık yalnızca bedeni değil, insanın psikolojisini, arzusunu ve özgürlük duygusunu da yönettiğini söyler [5].
Eskiden disiplin toplumunda emir dışarıdan gelirdi:
“Yapmalısın.”
Bugünün performans toplumunda emir daha yumuşak görünür:
“Yapabilirsin.”
Fakat “yapabilirsin” cümlesi zamanla “yapmak zorundasın”a dönüşür. İnsan artık sadece dışarıdan baskı görmez. Kendi kendini zorlar. Kendi kendini yorar. Kendi kendini denetler.
Dışarıdaki jüri içerideki sese dönüşür.
Modern insan sadece yarışmıyor; yarışmanın hakemini de kendi içine taşıyor.
Bu yüzden modern insan sadece yarışmacı değildir. Aynı zamanda kendi içindeki jüri tarafından sürekli puanlanan bir varlıktır.
Daha iyi olmalıyım.
Daha üretken olmalıyım.
Daha görünür olmalıyım.
Daha fit olmalıyım.
Daha yaratıcı olmalıyım.
Daha dayanıklı olmalıyım.
Daha mutlu görünmeliyim.
Ve yetmediğinde, kendine ceza keser.
İnsan Kaynakları meselesi
Bu noktada İnsan Kaynakları tartışması devreye girer.
Benim İnsan Kaynakları eleştirim “İK kötüdür” gibi basit bir yerden gelmiyor. Sorun bir departmanın varlığı değildir. Sorun insanı hangi dille gördüğümüzdür.
“İnsan kaynağı” dediğimiz anda insanı bir üretim girdisine indirgeme riski başlar.
Finansal kaynak.
Teknolojik kaynak.
Hammadde kaynağı.
İnsan kaynağı.
Dil masum değildir. İnsan kaynak olduğunda planlanır, ölçülür, tahsis edilir, verimlileştirilir, yedeklenir, azaltılır, yeniden yapılandırılır.
Sonra bu dile daha yumuşak kelimeler eklenir:
Bağlılık.
Yetenek yönetimi.
Çalışan deneyimi.
Kültür uyumu.
Potansiyel.
Yetkinlik.
Geri bildirim.
Performans gelişimi.
Bunların hiçbiri tek başına kötü kavramlar değildir. Sorun, hangi sistemin içinde kullanıldıklarıdır.
Eğer sistem insanı gerçekten dinlemiyor, karar süreçlerine katmıyor, emeğin karşılığını adil vermiyor, yöneticiyi sorgulanabilir kılmıyor ve çalışanı sadece daha yüksek verim için “angaje” etmeye çalışıyorsa, bütün bu yumuşak kelimeler kurumsal makyaja dönüşür.
Daha açık söyleyeyim:
İnsan Kaynakları bazen insanın sesi değil, sistemin insan üzerindeki tercümanı olur.
Çalışana “seni önemsiyoruz” der.
Ama aynı anda onu skorlar.
Yetkinlik matrisiyle yerleştirir.
Performans notuyla sıralar.
Bağlılık anketiyle ruh halini ölçer.
Kültür uyumu ile hizalar.
Geri bildirimle davranışını düzeltir.
Kariyer patikasıyla beklentisini yönetir.
Kendi üzerinde çalışan küçük bir İK departmanı
Böylece çalışan sadece yarışmacı olmaz.
Kendi üzerinde çalışan küçük bir İK departmanına dönüşür.
Kendi gelişim planını yapar.
Kendi eksiklerini listeler.
Kendi değer önerisini yazar.
Kendi görünürlüğünü artırmaya çalışır.
Kendi performans hikâyesini anlatır.
İnsan artık sadece kurum tarafından yönetilmez. Kurumun yönetim mantığını içselleştirir.
Bu yüzden “İK’yı kapattım, sorunlar bitti” türü çıkışlar meseleyi çözmez. Çünkü sorun İnsan Kaynakları departmanının varlığı ya da yokluğu değildir. Sorun, insanı nasıl gördüğümüzdür.
İK kapanınca insan sorunu bitmez.
Sadece insanın sesi kısılır.
İK’yı kapatmak insan meselesini çözmez. İnsan hâlâ kaynak olarak görülüyorsa, sorun sadece daha sessiz hale gelir.
Eğer şirket insanı hâlâ kaynak olarak görüyorsa, İK departmanı kapansa da mantık yaşamaya devam eder. Hatta daha çıplak hale gelir. Bu kez insanı koruyormuş gibi görünen ara yapı da ortadan kalkar. Geriye doğrudan performans, maliyet, verimlilik ve elenebilirlik dili kalır.
Yarışmadan şirkete
Acun’un yarışma formatı burada iyi bir metafor sunar.
Yarışmada insan hem yarışmacı hem jüri olduğunda, izleyici gerilimi görür.
Şirkette insan hem çalışan hem kendi performansının jürisi olduğunda, gerilim görünmez.
Çünkü buna profesyonellik denir.
Yarışmada biri elendiğinde dramatik müzik çalar.
Şirkette biri sistemin dışına itildiğinde buna yeniden yapılanma denir.
Yarışmada ittifaklar açıkça konuşulur.
Şirkette ittifaklara network denir.
Yarışmada stratejik davranan kişi kurnaz görünür.
Şirkette stratejik davranan kişi kariyerini iyi yönetiyor sayılır.
Yarışmada haksızlık ekrana yansır.
Şirkette haksızlık çoğu zaman prosedürün içinde kaybolur.
Asıl mesele budur.
Modern çalışma düzeni insanı sadece çalıştırmaz. Onu sürekli kendini değerlendiren, kendini geliştiren, kendini kıyaslayan ve kendini yetersiz bulan bir özneye dönüştürür.
Bu, İnsan Kaynakları eleştirimin merkezinde durur.
Çünkü “insan kaynağı” dili, insanı sisteme uygun hale getirmeye çalışır. Oysa asıl mesele insanı sisteme daha iyi uydurmak değil; sistemi insana göre yeniden düşünmektir.
İnsan kaynak değildir
İnsan kaynak değildir.
İnsan ortaktır.
İnsan sestir.
İnsan deneyimdir.
İnsan yargı gücüdür.
İnsan sadece performans taşıyıcısı değil, anlam kurucudur.
Çalışan sahipliği tartışmam da buraya bağlanır. Çalışana sadece “kendini geliştir” demek yetmez. Çalışana sadece “geri bildirim ver” demek yetmez. Çalışana sadece “ankete katıl” demek yetmez.
Eğer çalışan şirketin kaderinde, kararlarında, değer paylaşımında ve yönetişiminde gerçek bir paya sahip değilse, bütün bu katılım araçları sınırlı kalır.
Sistemin insana yaptığı en derin haksızlık şudur:
Onu yarışmacı yapar, jüri sorumluluğu yükler, ama oyunun kurallarını yazma hakkı vermez.
Bu yüzden İnsan Kaynakları meselesi sadece departman meselesi değildir. Yönetim felsefesi meselesidir.
İnsan kaynak mıdır, ortak mıdır?
Çalışan maliyet midir, kurucu unsur mudur?
Performans sistemi insanı geliştirir mi, hizaya mı sokar?
Geri bildirim özgürleştirir mi, iç denetimi mi artırır?
Kültür uyumu değer birliği midir, itaatin kibar adı mı?
Bu soruları sormadan İK tartışması eksik kalır.
Kötü kurulmuş oyunlarda adalet görüntüsü
Acun’un yarışma formatı bize eğlenceli bir şey gösteriyor olabilir. Ama aynı mekanizma çalışma hayatına taşındığında mesele eğlence olmaktan çıkar.
Çünkü orada elenen kişi yarışmadan çıkmaz.
Gelirinden olur.
İtibarından olur.
Geleceğinden olur.
Bazen kendine duyduğu saygıdan olur.
O yüzden baştaki cümleyi daha geniş kurmak gerekir:
Kötü kurulmuş oyunlarda adalet beklenmez; sadece adalet görüntüsü üretilir. Yarışma programında bu görüntü reyting getirir. Şirkette güveni çürütür. Toplumda insanı içeriden yorar.
Televizyon bunu dramatik araç olarak kullanır.
Neoliberal sistem bunu yaşam biçimi haline getirir.
İnsan Kaynakları dili ise çoğu zaman bu yaşam biçimini prosedüre çevirir.
Ve insan, en sonunda kendi kendisini eleyen varlığa dönüşür.
En rahatsız edici cümle belki de şudur:
Bugünün sistemi insana “yarış” demiyor sadece. “Yarış, kendini puanla, eksiklerini bul, kendini düzelt, tekrar yarış ve kaybedersen kendini suçla” diyor.
Bu yüzden mesele Acun’un yarışmaları değildir.
Mesele, hepimizin çoktan bir yarışma formatının içinde yaşamaya başlamış olmasıdır.
Hepimiz biraz yarışmacıyız.
Hepimiz biraz jüriyiz.
Ve çoğumuz, en ağır puanı kendimize veriyoruz.
Kaynaklar
- ACUNMEDYA, “About / History,” official website. (Acun Medya)
- W. Brown, Undoing the Demos: Neoliberalism’s Stealth Revolution, Zone Books, 2015. (Zone Books)
- D. Harvey, A Brief History of Neoliberalism, Oxford University Press, 2005. (OUP Academic)
- B.-C. Han, The Burnout Society, Stanford University Press, 2015. (Stanford University Press)
- B.-C. Han, Psychopolitics: Neoliberalism and New Technologies of Power, Verso, 2017. (versobooks.com)