KÜLTÜR STRATEJİYİ KAHVALTIDA YER

Çok severim Drucker’ın bu lafını, aslında açıklamakta zorlandığımız birçok şeyin de sırrıdır. Daha önce kısa bir yazı yazmıştım konu ile ilgili, geçenlerde hatırlattı sevgili dostum Tamer Erer, bugünlerdeki bazı deneyim ve gözlemlerim de Drucker’ın ne kadar haklı olduğunu pekiştirdi kafamda, yeniden hatırlatmak istedim.

Ayrıca bugün Alexander Ostarwalder’ın yeni bir yazısında da kültürü öne çıkarıyordu ama daha ziyade şirket kültürü düzeyinde ele almış konuyu.

Şirket çalışanlarının yaklaşık %70 inin çalışan katılımından uzak ve mutsuz olduğunu tüm araştırmalar vurguluyor, bunun en önemli nedenlerinden biri şirket kültürü ile çalışanın mutlu olacağı kültür yapısının farkı. Bu konu genel olarak ele alındığında da çalışanın katılımına bağlanıyor.

Ancak ben bu sıralarda çok daha ilginç bir deneyim gözlemliyorum. Yurtdışında kurulmuş ancak henüz faaliyetlerini tam oturtmamış bir şirktin interm yöneticiliğini yapıyorum.

Şirket geldiği ülkede büyük hedefler belirlemiş ve bu doğrultuda strateji oluşturmaya çalışıyor.

Şirket Türkiye’de 20 yıldır çok başarılı bir operasyon yürütüyor ve şirket kültürü patronun beğendiği, sevdiği bir kültür. Zaten benim inancım da şirket kültürü kurucuları ile doğru orantılı bağlılık gösterdiği.

Yurt dışındaki şirketin tüm çalışanları Türkiye’de ki operasyondan geliyor.

Gelirken hem Türkiye’deki şirketin kültürünü getiriyorlar hem de ülkenin kültürünü.

Her ikisi de stratejiyi bırak kısa vadeli program yapmayı bile engelliyor.

Elimde birçok vaka analizi birikmeye başladı:

ÖRNEK VAKA

Marryliza, sekreterimiz, 23 yaşında, 6 yıl askerlik yapmış, birçok konuda eğitim almış.

AÇ ve ED ustalarımız, her ikisi de yıllarca vinç ve forklift kullanmışlar ayrıca vinç ve forklift operatörlük belgeleri var.

Geçen gün ufak bir forklift aldık, arkadaşlar burada yokken getirdiler forklifti.

Ben meraklı aldım anahtarı üstüne çıkacağım.

Marryliza “dur” dedi.

Şöyle bir tur attı etrafında, önce hidrolik yağını kontrol etti, sonar motor yağını. Boşa aldı, çalıştırdı benzin göstergesine ve elektrik göstergelerine baktı.

Yağlar tamam, benzin az, kafana baret taktıktan sonar çıkabilirsin üstüne dedi.

Daha sonar bizim arkadaşlar geldi.

Oooo etrafında döndüler.

Birisi eline bir çubuk aldı, benzin deposunun içine soktu ve ooo benzin var dedi.

Atladı üstüne, çalıştırdı, hiçbir şeyi kontrol etmedi. Benzin göstergesini gösterdim, benzin az kullanmadan önce benzin alın dedim.

“Abi ben baktım (çubukla bakmıştı ya) bize çok gider o benzin “dedi. “Eee peki gösterge ne diyor???”

Ben çıktıktan sonar bir de lastik yakmış.

İki gün sonra yük geldi (bu arada forklift çok az kullanıldı) forklift çalıştı, öksürdü ve benzin bitti. Kamyonu beklettik, özür diledik, benzin aldırdık vs.

Bu tamamen ülke kültürünün ürünü, eğitim sisteminin sonucu ancak bu davranış biçimi sadece mavi yakalıda değil beyaz yakalıda da var hem lisan bilmiyor hem de tam ülke kültürünün örneği.

İkinci sıkıntı yaratan konu ise Türkiye’deki şirket yapısı ile yurtdışındaki şirket yapısının farklılıkları. Ülke dışındaki şirket bir startup yani kuruluş ve başlama aşamasında.

Türkiye’deki şirket ise 20 yıldır operasyonda olan oturmuş bir şirket.

Oturmuş şirketten gelen ekip beraberinde o şirketin kültürünü de getiriyor, buna karşılık başlangıç aşamasında olan bir şirkette olması gereken kültür oluşturulamıyor.

Ekip Türkiye’den getirdiği, harika sanılan kültür ve ruhla diğer ülkedeki şirketin gelişmesinin önüne sürekli sekte vuruyor.

Aynı şey, şirketlerin yeni bir şirket kurarken var olan ekipleri kullanmasında da görülür ve genelde şirketi başarısızlığa götürür.

Öncelikli yapılması gereken “kültürün” oluşturulmasıdır, aksi halde hiçbir strateji başarıya ulaşamaz.

Sürekli Değişimin Olduğu Dünyada Şirket Kültürü Ne Olmalı?

Egosuz Yönetim Sohbeteleri

#planmımodelmi

Cumartesi Sabahı Tiran Trafiğinde

(19 Mart  2010 da HABERTÜRK de yayınlanan yazı.)

Pazartesi sabahı G.Washington Üniversitesinden gelecek olan bir grup doktora öğrencisi ve onların profesörleri ile sohbet edeceğim, çalıştıkları konu karşılaştırmalı uluslararası yönetim. Doğu ve güneydoğu Avrupada şiket yönetim kültürlerini inceliyorlar. Önce Tirana, yani benim şimdi yaşadığım ve çalıştığım kente, ardından da Bükreşe, yani benim buraya gelmeden önce on yıl yaşayıp çalıştığım kente gidecekler.

Tiran trafiği ile cebelleşiyorum işe gitmek için. Burada kural veya kurala uymak diye bir şey bilinmiyor, diğer sürücülere saygı duymak yok (aslında bunun saygı ifadesi olup olmadığını bilip bilmediklerini anlamak da zor), herkes bir şekilde gidiyor.
Yanındaki araba üzerine üzerine gelerek şerit değiştiriyor….

Işıklarda durunca ki bunu yapan oldukça azınlıkta sayılır, arkadan en sol şeritten sollayarak gelen araba hızla burnunu senin önüne sokuyor….
Sola sinyal veren araba aniden ve hızla sağa dönüyor….
Şerit çizgisini ortalayarak çok yavaş gidiyor….
Trafikte durup arkadaşı ile konuşuyor dakikalarca arkada biriken arabalara aldırmaksızın…
Yolun ortasında ikinci şeride park ediyor…
Karşıdan senin geldiğini göre göre solluyor…

Kafam karışık, konular birbirine girmiş düşüncelerim oradan oraya atlıyor, on yıl önceki ve bugünkü Romanyayı düşünüyorum, Tahranı, Bağdatı, Baküyü düşünüyorum, ABD yi, Hollandayı, Almanyayı düşünüyorum, Türkiyeyi düşünüyorum. Bu ülkelerde ve daha bir çoğunda araba ve motosiklet sürdüm bazılarında da çalıştım. Trafik böyleydi, şirket şöyleydi, Pazartesi neleri söyleyip neleri hiç söylememeliyim derken bir anda kafamın içerisinde bazı şeyler oturmaya başlıyor…

Çeşitli ülkelerde yaşadığım yöneticilik sorunları, şirket kültürleri, şirket kültürlerindeki değişimler, yönetim kültürleri, ilişkilerin dengeleri canlanmaya başlıyor, tüm bunlar ile ülkedeki trafik arasındaki ilişkiyi görmeye başlıyorum. Tabi, o arabayı kulanan insan ile şirketi yöneten veya şirkette çalışan aynı kültürün ürünü olan insan.

Her ikisinde de aynı kuralcılık, saygı, anlayış yada aynı kuraltanımazlık, saygısızlık ve anlayışsızlık hakim.

Amerikayı yeniden keşfetmenin hazzı ile sürüyorum arabayı, sürüyorum ve zihnimde akıp giden düşünceleri serbest bırakarak izlemeye devam ediyorum.

Aynı parallelik siyasi yaşamda da yok mu ?
Ya aile ilişkilerinde ?
Ya aşklarda ?

Yoksa trafik herşeyin göstergesi mi ? Tabi, trafik herşeyin göstergesi.

Mutluyum, tekerleği yeniden keşfettim.

Pazartesi kimseyi kırmadan, üzmeden ve herhangi bir şey saklamadan rahatlıkla konuşabilirim.

Bundan böyle gideceğim yeni kentlerde, yeni ülkelerde bir süre trafiği izleyerek bir çok şeyi anlayabileceğimi biliyorum.

Size de tavsiye ederim.

_________________________________
Bu yazıyı beğendinizse aşağıdaki SHARE ON FACEBOOK veya TWEET THIS e basarak paylaşmanız benim çok işime yarayacaktır.

Teşekkür ederim.

19 Mart 2010 – Habertürk

Follow on Feedly