PETER DRUCKER’dan 20 seçme

Peter Drucker’dan seçmeler from Tufan Karaca

KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARTMAYIN

Bir süre önce 9 Eylül 2013 de sizden bir mail almıştım, ama o ilk mailde imza olarak bir isim vardı, ve aramızda ilginç bir yazışma olmuş. Bu yazışmanın ilginçliğinin yattığı yer, ben şirketin bana önerdiğiniz işi yapabileceğimi bildiriyor ve bana ödeyeceği para ile ilgili olarak da fatura bilgilerini göndermesini rica ediyorum. Aldığım yanıt birebir aşağıda :

“İyi Günler Furkan Bey,
Fatura göndermemekteyiz. Siz hesap bilgilerinizi belirtiniz yazı yayınlandıktan sonra tarafımızdan yatırılacaktır.”

61 yıllık adım Furkan oldu ve karşımdaki insanlar faturanın ne olduğunu bilmiyor. Zaten yazışmalar tip mektuplarla başlamıştı, ne yaptığını bilmeyen, bir şeyler yapmaya çabalayan ancak çabalarken de ben ne yapmalıyım diye düşünmeyen kişilerle uğraşmaya değmeyeceği aşikardı.

Aradan aylar değil yıllar geçmiş ve 6 Mart 2016 tarihinde aşağıdaki maili alıyorum tekrar:

“Merhaba,
Daha önce tanıtım yazısı yayınlama ile ilgili mailleşmiştik. Sitenizde hala tanıtım yazısı yayınlıyor musunuz? Sizinle birlikte çalışmayı çok isteriz.
Dönüşünüzü bekliyorum,
İyi çalışmalar

Outreach Department”

İmzada artık isim yok, sadece koskoca bir departman adı yazılı.

Yanıt bile vermeyi düşünmezken birden bire 3 yılda birşeyler öğrenip öğrenmedikleri dürtüsü beni yanıt vermeye zorladı. Daha önceki yazışmalarda ödemeleri iş yapıldıktan sonraki Pazartesi yaptıklarını yazmışlardı, bende de hiç güven oluşmadığından ödeme şartının peşin olduğunu belirten kısa bir yanıt yolladım aşağıdaki gibi:

“Daha önceki yazışmalarımıza bakarak bazı şartların gerçekleşmesi halinde yayınlıyorum.

Fatura bilgilerinin gönderilmesi ve ödemenin peşin olması şartlarının yanı sıra bazı konu ve firmalar hakkında yayınlamama hakkını  saklı tutarım.”

Bugün gelen yanıt ise muhteşem. İlk yazışmalarımızdaki yazılarını copy-paste ile biraz değiştirmişler ancak yazının girişinde kullandıkları font boyutu, copy-paste yaptıkları diğer kısımlarda kullanılan 2 değişik font boyutunun ikisinden birine dahi uymuyor.

Ayrıca “Olumlu dönüşünüz için teşekkür ederim” derken ödeme şartları için de “Ödemeler yazı yayınlandıktan sonra Pazartesi günü iletilmektedir. “ diye bitirmişler.

Yani benim 2 satırlık mailimi bile okumaya zahmet etmemişler ve geri dönüşü olumlu olarak algılamışlar.

Merak ettim sayfalarına baktım, linklerden sadece biri çalışıyor diğerleri çalışmıyor.

Linkedin sayfaları olduğunu söylüyorlar, oraya da bir bakayım dedim. Oooo karşımda koskoca bir “public company” var, hem de “online reputation management” bile yapıyorlar, bunu yaparken de hiç mi hiç kendilerinin reputation’ını düşünmeye bile gerek görmeyerek benim itibarımı onlara teslim etmemi istiyorlar.

seo

 

Birçok girişimcinin yaptıkları en büyük hatalardan biri de hazırlıksız ve bilgisiz olarak ortaya çıkmak. Bunun nedenleri çok tartışılabilir ancak ben Steve Blank ve Eric Ries’I duyup da okumamalarına, anlamamalarına bağlıyorum.

Bilmediğiniz konuda bilen kişilere danışarak öğrenin, bilmediğinizi kabul edin ve öğrenin. Unutmayın, cehalet ile bilgelik arasındaki çizgi, bilmediğini bilmekte yatar.

Yaptıkları işin teknolojisi, yani SEO benim bildiğim bir iş değil ama çok karmaşık ve özen isteyen bir iş olduğunu biliyorum. Kendi işine dahi özen göstermeyen insanlara bu işi nasıl emanet edebilirim, kendi itibarını ayaklar altına alan insanlara kendi itibar yönetimimi nasıl verebilirim?

Görüyorsunuz 3 yıl önceki deneyim bile hatırlanıyor, saçmalıklar unutulmuyor.

Siz siz olun hazırlıklarınızı ciddi anlamda yapmadan “minimum viable product” oluşturduğunuzu sanmayın.

Başarısızlık başarıdan daha yakındadır.

_____________________________________________________________________

Baştan savma olsa bir yanıt vermişler esas konulara girmeksizin:

_____________________________________________________________________

Merhaba,

Kusura bakmayın lütfen, mailleşmelerimizde bazı anlaşmazlıklar olmuş. 3 yıldır blog sahipleri ile çalışmalarımız sorunsuz bir şekilde ilerlemekte. Herhangi bir güven sorunu veya anlaşmazlık yaşamamaktayız.
Size mail attığımız tarihlerde stajyerimiz sanırım doğru bir dil veya anlatım kullanamamış. Tekrar özür dilerim bu durum için.
Sitemizin tasarımı yenilenmektedir, bu yüzden diğer sayfalar görünmemektedir. Kısa bir süre içerisinde bütün sayfalarıyla tekrar aktif olacaktır.
Gözünüzde bu şekilde kötü bir izlenim oluşturduğumuz için gerçekten çok üzgünüm.
İyi çalışmalar
______________________________________________________________________

TAZEDIREKT ve ASLANOBA’nın DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Tazedirekt’in kapanmasının ardından çıkan birçok dedikodu ardından da son günlerde nihayet konunun en yakını olan Aslanoba’dan bazı bilgiler geldi WEBRAZZI üzerinden. Aslında neredeyse Aslanoba’nın söylediklerine yakın şeyleri TAZEDIREKT’in eski CTO’su Umut Gökbayrak’da söylemişti birkaç gün önce.

Aslanoba söz konusu yazıda oldukça samimi davranmış ancak bazı şeyleri yörumlarken’de sanki üstü kapalı geçmiş gibi geldi bana. Onun söylediklerinin üzerinden geçtiğim zaman birçok şeyin “İŞ MODELİ” ve “İŞ PLANI” zaaflarına bağlı olduğunu düşündüm.

“İş modelinde sonradan keşfettiğimiz bazı zaaflardan hızlıca kurtulmak çok zordu” diyor Aslanoba, ki bu da hazırlanan iş modeline yeteri kadar özen gösterilmediğini düşündürüyor.

Buradaki en önemli konulardan biri TAZEDIREKT’in sadece bir internet girişim değil, arka planda gerçek bir fiziksel bir üretimin olmasında yatıyor sanki.

Salt “İŞ MODELİ”nin yeterli olduğu ve “İŞ PLANI”na gerek olmadığı görüşünün savunucularının vurguladıkları noktalardan biri “İŞ PLANI”nın zaman aldığı konusudur ve bu zamanı harcayamak yerine hemen işe başlamak gerektiğini söylerler. Arka planda fiziksel bir üretim konusu olduğunda ise aslında “İŞ MODELİ “ne de bayağı zaman harcamak gerekir. “İŞ MODELİ”nde oluşan zaaflar sanki “İŞ MODELİ”ne yeterli önemin ve zamanın harcanmadığını düşündürüyor bana.

Aslında her zaman söylediğim gibi “İŞ MODELİ” “İŞ PLANI”nın altyapısını hazırlar ve “İŞ MODELİ”nden sonra “İŞ PLANI” hazırlamak için gereken bilgilerin çok büyük bir kısmı hazırlanmış olur.

“İŞ PLANI”nın hazırlanması da işe başladıktan sonra yeterli değildir, sürekli revize edilmelidir.

Sabit giderleri yüksek (özellikle de fiziksel üretime dayalı) iş modellerinde, ana faaliyetler ve ana kaynaklar yapıtaşlarının önemi fazlası ile artmakta ve çok iyi irdelenmesi gerekmektedir. Bunu yapmadığımız zaman her zaman beklenenin aksine, TAZEDİREKT’de olduğu gibi, sıkıntı “değer önerisi hazırlanmasında” değil, üretim de çıkacaktır. “Özellikle sipariş hazırlama merkezimizde, sebze-meyve kategorisinde aşırı hurda-fire çıkıyor, ürün marjlarımızı dramatik düşürüyordu.” Diyen Aslanoba da sanki bunu teyidediyor.

Aslanoba’nın dediği gibi “emek yoğun” işlerde çalışan planlaması iş planının en önemli kısımlarından birini oluşturur ve bu planlamada bazı kriterler konarak takibedilmesi, revize edilmesi gerekir. Bu kritelerde ağırlıklı olarak satış seviyelerine bağlanır, özellikle de hızlı büyüme aşamalarında bu kriterlerin sürekli gözden geçirilerek simüle edilmesi, revize edilmesi gerekecektir.

Aslanoba’nın kullandığı “sermayenin bolluğu” deyişi de rahatsız edici. İş planı hazırladığımız zaman gerekli sermayenin ne olacağı açıkça gözükecektir, yeterli olmadığı noktalarda fon girişi gerekecektir ve bu fonların geri ödenmesi gerekecektir. Sermaye bolluğu ise geri ödeme baskısını sağlamayacağından bazı düşünceler ertelenerek baskı başka konulara kayacak ve önemli konular atlanacaktır.

Sonuç olarak:

“İŞ PLANI”nın alt yapısını oluşturan “İŞ MODELİ” titizlikle hazırlandıktan sonra “İŞ PLANI”nın da aynı titizlikle hazırlanması gerektiğini ve her iki kavramın da aslında iç içe olduğunu, sürekli güncellenmesi ve revize edilmesi gerektiğini tekrar tekrar vurgulamak istiyorum.

HEPİNİZ SERBEST ÇALIŞANSINIZ, HABERİNİZ YOK!

Teknolojideki değişimin logaritmik etkisi ekonomik ve sosyal yaşama da hızla yansıyor ve doğal olarak bu yansıma iş yaşamımızı da direkt olarak etkiliyor.

Bu etki öncelikli olarak mal ve hizmet üretim süreçlerini etkilediği için firmaların üretim süreçlerini etkiliyor ve bu da direkt olarak firmaların iş gücünde değişiklik yapmalarına neden oluyor. Ayrıca bu değişimler, uyum sağlamayı beceremeyen firmaların da ömrünün kısalmasına neden oluyor.

Teknolojik değişim tüketici zevk ve tercihlerini de etkileyerek ürün ve hizmetlerin ömürlerini de etkiliyor. Bu da yukarıdaki döngüyü hızlandırıyor.

Tüm bunların üzerinde ayrıca kapitalizmin daha ucuza üretmek baskısı da eklenince sadece mavi yakalı değil, beyaz yakalı iş gücü de işini uzun süreli korumakta zorlanıyor.

 Üniversitelerde, yirmi yıl önce olmayan bir çok yeni bölüm var ve bunlar hızla çoğalıyor. İnsanlar yaklaşık yüz yıl öncesinde nesiller boyu aynı işi yürütürken şimdi iş yaşamları boyunca bırakın 7-8 iş değiştirmeyi, 7-8 değişik sektörde çalışmak zorunda kalıyor.

Ayrıca dünyadaki gelişmeler, nitelikli iş gücünü daha ucuz olan niteliksiz işçiliğe doğru çekerken, kurum içerisinde yapılan birçok işi de taşeronlara devretmeye zorluyor, çünkü bu daha ucuza geliyor ve şirketlere esneklik sağlıyor.

Dünyada giderek artan, çalışılanları evde çalışmaya teşvik eden uygulama bunun başlangıcıdır aslında. Evde çalışanlar, oldukça pahalı olan ofis alanı işgal etmiyor, aynı şekilde ofiste çalışanların kullandığı su, elektrik maliyetleri ortadan kalkıyor, iş yerindeki çatışmaları azaltıyor vs.vs.

Önümüzdeki yıllarda beyaz yakalı çalışanların çoğu taşeron olarak çalışmaya devam etmek zorunda kalacak.

Aslında ister bir şirketin maaş ile çalışan üst düzey yöneticisi, veya alt kademe çalışanı, isterse bir şirketin sahibi olalım, biz aslında “serbest çalışan bir iş sahibiyiz” (feelancer) ve patronuz.

Çünkü sonuç olarak biz herhangi bir kurumda çalışarak o kurum için bir değer yaratıyorsunuz. Bu değeri yaratırken de bilgi, beceri ve zamanımızı kullanarak bunun karşılığında değeri (ÜRÜN) belli bir maaş karşılığında (FİYAT) bir kuruma (MÜŞTERİ) satıyoruz.

Bizler artık kendimizi memur veya işçi olarak göremeyiz, çünkü sistem bizi ister istemez bir taşeron – “serbest çalışan” haline getirecek ve bu da oldukça kısa bir süreçte gerçekleşecek.

Serbest çalışan” olduğumuzu algıladığımız zaman, şapkanızı önümüze koyarak bu işin nasıl yönetilmesi gerektiğini düşünmenin zamanıdır. Bir işin oluşturulması ve yönetilmesi ise öncelikle “iş modelinin yaratılması”, iş modeli doğrultusunda “iş planının” yapılmasından geçer.

 Bunları erken kavrayarak halihazırda yaptıklarımız doğrultusunda “iş modeli”, “iş planı” çalışmaları yapmaya başlamamız da, girişimciliğe “serbest çalışan”  olarak  geçişimizi kolaylaştıracak bir yatırım olacağı gibi, işimizigeliştirerek “kar” veya “kazançlarınızı” maksimize etmemize yardımcı olacaktır.

 “Serbest çalışan olmamanın tek alternatifi işsiz olmaktır, çalışmamaktır”. – Geoffrey James

ÇALIŞAN MIYIZ? / ŞİRKET SAHİBİ MİYİZ?

DEĞİŞİM VE DEĞİŞİMİN İŞİMİZE YANSIMASI

İŞİMİZİN GELECEĞİ

 

Önce Başarısızılık Sonra Başarı, Başka Yolu Yok…

Girişimcinin çok şanslı birisi olmaması halinde ilk girişiminde başarıyı yakalaması çok düşük bir olasılıktır.

Gallup araştırmalarına baktığımızda, ABD’de kurulan şirketlerin %50 sinin ilk beş yıl içerisinde kapandığını görüyoruz.

Türkiye’de de çok değişik değil bu oran. Yeni kurulan işletmelerin %24’ü iki, %52’İ dört, %63’ü de altı yıl içerisinde yok oluyor.

Değişimin hızının getirdiği etkinin yanı sıra daha birçok neden var bu başarısızlıkların temelinde. Kişisel araştırmalarım, bu şirketlerin çoğunun pazara girerken veya ürün geliştirirken yeteri kadar araştırma yapmadıklarını ve gerçekçi bir iş modeli ve iş planı üzerinde çalışmadıklarını gösteriyor.

Melek yatırımcılar üzerinde yapılan çalışmalar da aynı sonuçları gösteriyor neredeyse. Melek yatırımcıların yatırım yaptıkları girişimlerin sadece %20’sinden para kazanabiliyorlar.

Sonuç olarak bir girişimcinin ilk girişiminde başarılı olması, birçok etken nedeni ile çok düşük bir şans.

Ancak başarısızlık bir girişimcinin uzun dönemde, en önemli yatırımlarından biri, çünkü bu denemelerde öğrenilenler başarıyı getiriyor.

Artık hepimiz biliyoruz, girişimcilik öğrenilebilen bir şeydir ve bunların içerisinde başarısızlık oranını minimize etmek de vardır.

Başarı şansını çoğaltmak için en önemli şartlardan biri bir fikirden değil bir sorundan yola çıkmaktır. Fikrimizin hangi sorunu ortadan kaldırdığı ve bunun gerçek bir sorun olup olmadığını kavramak en önemli çıkış noktasıdır. Araştırdığınız zaman bugün başarılı olarak nitelendirdiğimiz birçok girişimcinin kendi yaşadıkları bir sorunu ortadan kaldırmak için yola çıktıklarını göreceksiniz.

Zaten artık sattığımız her şeyi “değer önerisi” olarak tanımlamıyor muyuz?

Doğru ürünü geliştirerek yaratmak için sürekli “değer önerimiz” ile çözüm arayan kişiye, yani müşteriye danışarak ürünü son hale getirdikten sonra da iş modelimiz oturtarak iş planımızı yapmak gerekir ki ortadan yok olanlar listesine girmeyelim.

BAŞARI, SADECE OLTAYA YANDAN TAKILAN BALIK DEĞİLDİR

Uzun ve sıcak bir yaz oldu. Sıcaklık, yaz okulunda dersler falan derken uzun zamandır yazı yazmayı ihmal ettim ve için için bunun sıkıntısını yaşadım. Ama yazma tembelliğini baskısı okuma hızımı kesmedi, tam tersine fazlalaştırdı.

Bu sabah yine birçok şeyin arasına dalmış okurken okuduğum şeyler beni tekrar yazmaya başlamanın zamanı geldiğini hatırlattı.

Başarılı her insan gibi başarılı girişimciler ve iş adamları da toplumda örnek gösteriliyor, söz sahibi oluyor ve kanaat önderi haline geliyor doğal olarak. Başarı gerek basında, gerek sosyal medyada mercek altına alınıyor, övülüyor, örnek gösteriliyor.

Başarılı bir örnek olarak gösteriliyor, konuşuyor ve sürekli fikirleri alınan insanlar haline geliyorlar. Ancak bir noktadan sonra her dedikleri “doğru” olarak kabul edilmeye başlanınca tehlike de başlıyor.

Dragons Den, Shark Tank gibi programlarda artık sadece kendi doğru bildikleri yolda fikirler belirterek doğru, gerçek algısı ile oynamaya başlıyor ve insanların kafalarını karıştırıyorlar.

Başarı küçümsenemez, övülmelidir, mercek altına alınmalıdır ancak her başarı, doğru yol veya olması gereken yol izlenerek kazanılmamış olabilir ve bunu çok iyi irdelemek gerekir.

Bazı başarılar ki bunlar genellikle nedense çok göz önünde oluyorlar “ben yaptım oldu” ile ortaya çıkıyor. Başarının oluşmasındaki çevre şartları, yöntem doğru olmasa bile, başarıyı nerdeyse zorlayarak getiriyor. Ve Dunning-Kruger etkisi ile de bu başarılı (!) girişimci ve işadamları kanaat önderi olarak tesadüflere bağlı başarı yöntemlerini “”tek yöntem olarak sunmaya başlıyorlar.

İşte tehlike bundan sonra başlıyor ve bazı gencecik beyinler karmaşaya giriyor.

Burada başarılı insanların başarısına gölge düşürmek değil amacım, ama bazıları, Dunning-Kruger etkisi ile ortalıkta en çok görünler haline gelince ortaya çıkan karmaşayı vurgulamak istiyorum.

Peki, nedir bu Dunning-Kruger etkisi ?

Dunning ve Krugeri’in Cornell Üniversitesinde yaptıkları bir araştırmanın sonuçlarına göre : “Cehalet kişiye, bilgiden daha fazla güven verir.” ve;

1. Yetersiz kişiler kendi yetenek ve bilgilerine aşırı değer biçerler,

2. Yetersiz kişiler başkalarındaki gerçek yetenekleri göremezler,

3. Yetersiz kişiler, kendi yetersizliklerinin boyutlarını göremezler,

4. Bu kişiler, eğitilebildikleri takdirde konu ile ilgili daha önceki yetersizliklerini fark edebilirler.

Diğer bir deyişle, cehalet ile bilgelik arasındaki ince çizgi, bilmediğini bilmekte yatmaktadır. Ancak yukarıda tanımladığımız etki altındaki birçok “bilge“, girişimcilik salgınına kapılmış gençleri, parasal, fikirsel ve duygusal anlamda sömürmeyi nerede ise iş edinmişlerdir.

GİRİŞİMCİLİK CANGILINDA YETERSİZ ÖZGÜVENLİLER

Ben bunu balık tutmaya benzetiyorum, başarılı balıkçılar hepimizden fazla balık tutarlar. Çünkü balık tutmanın yöntemlerini bilirler ve uygularlar. Ancak balık tutmuş olanlarınız bilir, bazen öyle yoğun ve büyük bir sürünün üzerine gelirsiniz ki, çapariyi çekerken iğnelerin yandan yakaladığı balıklar oltada çoğunlukta olur. Yani balık o kadar çok ve yoğundur ki uygulamanız gereken yöntem artık önemini kaybetmiştir. O balık zaten orada her hâlükârda yakalanmak üzere duruyordu.

İki kova balıkla eve dönen cahil balıkçı da ne kadar iyi olduğunu, bildiğini zannedenlerin aslında bir şey bilmediğini keyifle anlatmaya başlar kahvede. Etraftakiler de hayranlıkla onu dinler, yarım yamalak olta ve yemlerini alarak herhangi bir yere gider ve eli boş olarak eve dönerler.

Dönerler ve şanslı, bilgisiz balıkçıyı eleştirmeye, eleştirirken de teorinin pratikte uygulanamazlığından bahsederler bilgisizce.

Teori ile pratik her zaman içi içedir ve doğrudur, ama hipotez ile pratiğin uyuşmaması ise çoğu zaman gerçektir.

Bunun yanısıra ‘teori’ kelimesinin akademik ortamların dışında kullanılan ikinci bir anlamı var: Daha çok gözlem ve akıl yürütmeye dayanan, bilimsel olarak test edilmemiş öznel varsayımlara ve iddialara da teori deniyor. Bir başka deyişle, bilimsel yöntemde ‘hipotez’ olarak adlandırılan adıma halk arasında daha çok teori deniyor.

Komplo Teorileri – 1: Her derde deva

Sadece iş yaşamında değil, her konuda teoriyi bilin, öğrenin ama gerektiğinde çevre koşullarını da değerlendirin.

Ortada dolaşan her şeyi doğru olarak algılamayan, sorgulayıcı ve eleştirel gözlerle bakın herşeye.

 

HASTA KRALDIR, ÇÜNKÜ BENİM MÜŞTERİMDİR

hospital5Sağlık sektöründe HASTA = MÜŞTERİ denklemini anlamayan kuruluşların batacağını söylemek henüz zor, ancak kardan zarar ettikleri muhakkak. Defalarca yazdım bu konuda ve bu sefer de büyük sayılabilecek MEDICAL PARK’ta yaşadım sorunları.

Göztepe MEDICALPARK’ın yöneticisi kim bilmiyorum ancak doktor olduğunu sanıyorum.

Ne var bunda diyeceksiniz? Bir çok doktor çeşitli sanat dallarında, başka mesleklerde de başarılı oluyor, ayrıca hastane yönetiminde de doktor olması normal.

Hayır, eğer o doktor iyi bir doktor olabilir ama iyi bir yönetici olması şart değil.

Bu kanıya nasıl vardığıma gelince, hastanenin servis katlarında her şey mükemmel, doktorlar, hemşireler güler yüzlü, ilgili, sorunların çözümü için herkes elbirliği ile çalışıyor. Yani nihai hizmet mükemmel. Ancak bunun dışında her şey tam bir rezalet. Bu da bana yönetimin doktor olduğu izlenimini uyandırıyor.

Bir

Evet fazla uzatmadan olanları anlatayım. Hafta sonu karımın ufak bir operasyonu için Cumartesi sabahı geldik MEDICALPARK’a. Arabayı karımın kardeşi kullanıyordu ve kendisi buraya sık sık geldiği için park bekçisi onu hemen tanıdı ve kapının girişindeki “engelli” park yerine yönlendirdi. Azerbeycan’da kuruluşunu yaptığım yapı marketin arka çıkışından çıkan tüm arabaların, çalışanlar ve patron dahil bagaj kontrolu yapılması talimatını veren, ve genel müdür olduğum için benim arabamı aramadan çıkartan görevliyi kovan bir kişi olarak bu beni çok rahatsız etti.

Bırakın engelli park yerlerinin engelsizler tarafından kullanılmasını, hastanede çalışan en yüksek kişi bile arabasını park yerindeki en uzak köşelere park etmelidir. Çünkü parkın en iyi yerleri krala, yani müşteriye aittir, hele ki gelen müşterinin büyük bir kısmının sağlık sorunu varsa.

İki

Girer girmez sanırım adı Hasta Yatış ve Çıkış olan departmana yönlendirildik. İçerde suratsız bir kızcağız yüzümüze bakıp günaydın, geçmiş olsun dahi demeden (bırakın gülümsemeyi) “adınız?” diye isim sordu. Masasında bir tane dosya var ve en üstünde de karımın nüfus kağıdı fotokopisi duruyor, dosya onların, bizim tarafımızdan verilmedi.

Yine suratımıza bakmadan “nüfus kağıdı” komutu verdi ve olacak iş değil ama unutulmuş. Çıkmadan önce muhakkak fotokopisini getirin talimatını verince dosyadaki fotokopiyi göstererek, bundan alsanıza dedim ve ancak o zaman fark etti durumu.

Yine suratsız bir görevli tarafından odaya götürüldük.

Hasta Yatış veya her neyse adı, aslında bizim anladığımız anlamda “MÜŞTERİ İLİŞKİLERİ” ama kimse bunun farkında değil. Arık ortaya memnuniyetsiz bir müşteri yaratıp çıkardıktan sonra ona her şey batacaktır, ve her şeye benim yaptığım gibi eleştirel bir gözle bakacaktır.

Kullanın buradaki fırsatı, biraz eğitim, biraz gözlemlemeyle bu girişi huzurlu ve mutlu bir müşteri yaratmaya çalışın. Ama bunu görebilmek ancak yönetici gözü ile olur.

Üç

Daha önce de söylediğim gibi katlarda her şey mükemmel, yemek ve temizlik dahil. Taşerona verildiği belli olan temizlik ve yemek servisi de çok güzel. Tek bir sorun var, neredeyse hepsi çok kötü ter kokuyor. Bu onların kabahati değil, ama sorun bunu farkedemeyen taşeron ve hastane yöneticilerinde. En basit mağaza bile satış elemanlarını bu konularda eğitir.

Dört

Girişte bir kafeterya var, çok şık bir kafeden farkı olmadığı gibi güzel bir de menüsü var. Listede denediğimiz krep ve çorba çok lezzetli idi. Ancak bankoların düzeni ve bankolardaki teşhir lise kantininden farksız. Bu o kadar göze batıyor ki, adım atarken düşünüyorsunuz. Müşteriye bu etkiyi vermeyi hakketmiyor yemekleri. Bunun da muhakkak gözlemlenmiş olması gerekirdi.

Beş

Yine giriş kısmında iç alanda kafenin karşısına üç tane reklam panosu konmuş ve kocaman başlı vida ile tutturulmuş. Ne yeri, ne de tutturuluş şekli uygun. Üstüne üstlük panolarda kullanılan sloganlar sanki tabelacı ağızından çıkmış.

Altı

Bina sanırım 10 katlı ve bu on kata hizmet veren 10-12 asansör var. Ancak senkronizasyon sorunları olduğu aşikar asansörlerin önünde beklemek ve katlara çıkmak epey zaman alıyor. Bu tip sorunlar servis tarafından kolaylıkla çözülebilir, ancak birisinin bunu görmesi ve servisi çağırıp yaptırması gerek.

Yedi

Pazar günü doktorumuz 8:30 da geldi, taburcu ettiğini ve bu bilgiyi de yetkililere verdiğini söyledi. Saat 11 e kadar bir ses çıkmayınca kat görevlisine gidip sordum, sekretere haber verileceğini ve beklememi söylediler. Yarım saat sonra tekrar gittiğimde aşağıya Hasta Çıkışa gitmem söylendi ve 10 dakika sonra çıkabilir hale geldik. Ama eğer ben peşinde koşmasaydım muhtemelen 2-3 saat daha beklerdim.

Ciddi ameliyatlar geçirmiş birisi olarak doktorundan çıkabilirsin lafını duyduktan sonra o yatağın, odanın içerisinde geçen her dakikanın insana ne kadar battığını bilirim. Erken çıkabilseydik, MÜŞTERİ olarak memnun ayrılırdık, ama ilk karşılaşma olan girişteki, ve son karşılaşma olan çıkıştaki kötü deneyimler kattaki hizmet ve servis kalitesini hızla unutturuyor.

Ayrıca çıkışımız zamanında sağlanabilseydi fazladan kullandığımız üç saatlik elektrik, su, havalandırma, taşeron maliyetleri de olmazdı.

Koridorlarda diğer hasta yakınlarından dinlediğim şikayetleri yazmak gereği bile görmedim.

Aslında bunları böyle uzun uzun yazmamın sebebi işyerlerinin, iş sahiplerinin bazı şeyleri görmesini sağlamaya çalışmak. Yeterli olmadığınız konularda muhakkak yardım alın. Unutmayın bir işin başarısı konusunda kararı veren ve o işin yaşamasını sağlayan sadece ve sadece müşteridir. Müşteri odaklı olmayı ana prensip haline getirmemek, o işi öldürmekle eş anlamlıdır.

“HOCA ÇOK ADALETSİZ” AMA YAŞAM DA ÖYLE

Özyeğin Üniversitesi 2014 yaz okulunda Girişimcilik dersi verdim. Tüm eğitimlerde (ders de dahil) beni geliştireceğine çok inandığım katılımcı değerlendirmeleridir, ancak ders bitiminde ben daha dersle ilgili öğrenci değerlendirmelerini göremeden okulun sistemine giriş şifrem geçersiz oldu. Her neyse bu değerlendirmeler ancak bugün ulaşabildim. Kendimle övünebileceğim, bana hakkımda bir şeyler öğreten, bundan sonraki derslerim için yararlı olacak bir çok bilgi edindim bu değerlendirmelerden.

Ancak bir tanesi vardı ki keşke ders sürecinde görebilseydim. Çünkü bu değerlendirme sadece dersimizin konusunu değil belki de yaşamı özetliyor, üzerinde saatlerce konuşabilirdik.

Sevgili öğrencimin (kim olduğunu bilmiyorum) değerlendirmesi şöyle :

“Hoca çok adaletsiz davranıyor. 1 saatte yapılan projelere full puanı dağıtırken günlerce uğraşılmış sunumlara aynı değeri vermedi.”

Muhtemelen çok haklı bunu yazan arkadaşım.

Maalesef iş yaşamı, yaşam böyle. Eğer doğru şeyle uğraşmıyorsak yaşam bize puan vermiyor. Doğru olmayan şeylere bir ömür harcayanlar var, aslında başkalarınca doğru olmayan şeylere. Maalesef puan alamıyorlar.

Doğru olan şeyleri sadece düşünenler bile “yeteri kadar” ve “gerekli olan” şeyleri yaparak tüm puanları topluyor.

Önemli olan ne kadar yorucu bir şekilde ve ne kadar koştuğun değil bir fikir üzerinde, önemli olan doğru fikri yakalamak.

Biliyorum, bazı gruplar işi çok ciddiye alarak günlerce uğraştılar ama projeleri para kazandıracağı, pazarı olan, süreklilik sağlayacak bir proje değildi.

Bazıları ise o kadar basit, ama o kadar insanların ilgisini çekeceğini gösteren projeler yaptılar ki kısa sürede.

Zaten başta projelerin değerlendirme kriterini koymuştuk. Sunumda, projeye ben para yatırır mıyım sorusunun cevabı önemliydi. İkna olup o projeye para yatırmaya karar verdiğim projeler not (yani para) alıyor, bunu beceremeyenler ise alamıyordu.

Bundan sonraki derste ilk ne anlatacağımı biliyorum artık.

BUKOWSKI, GİRİŞİMCİLİK VE DEĞER ÖNERİSİ

styleFarketingin den gelen bir mail yeni yazı haberini vermiş, “Başkalarının yapamadığı ne var sende?”. Güzel bir yazı, “Her iş, rekabetin yapamadığını yapabildiği ölçüde başarılı. Peter Thiel” üzerine inşa edilmiş her şeyi özetleyen, anlatan, GODIN tarzında kısa ve öz bir yazı diye düşündüm haddim olmayarak.

Bu sabah nereden takıldıysa kafama Bukowski ve onun “Style” adlı şiiri var kafamda ve sabahtan beri. Ve nedense bu şiir ve girişimcilik, yeni ürün, ve hatta “DEĞER ÖNERİSİ” harmanlanıp duruyor düşüncelerimin içerisinde.

Bu şiirin güzel bir Türkçesini bulamadım bir türlü ve bir yazımda kendi yaptığım ama bir türlü beğenmediğim bir tercümeyi tekrarlayacağım, bulduğunuz güzel bir Türkçesini bulursanız paylaşın benle lütfen.

‘’Stil herşeyin yanıtıdır.
Sıkıcı veya tehlikeli bir güne taze bir yaklaşım yoludur.
Sıkıcı birşeyi bir stil ile yapmak,
Tehlikeli bir şeyi stilsiz yapmaktan iyidir.
Tehlikeli bir şeyi stil ile yapmaya ise ben sanat derim
Boğa güreşi bir sanat olabilir.
Boks bir sanat olabilir.
Sevmek bir sanat olabiir.
Sardalya konservesini açmak bir sanat olabilir.
Stil sahibi insan pek yoktur.
Stili muhafaza edebilen (koruyan) pek insanda yoktur.
İnsandan daha çok stile sahip olan köpekler gördüm.
Buna karşılık stil sahibi köpekler çok değildir.
Ama kediler dopdoludur bununla.
……..
………
Hapisanede stil sahibi insanlara rastladım.
Hapisanede, dışarıdakinden daha fazla stil sahibi insana rastladım.
Stil değişikliktir, birşeyi yapmanın bir yolu, yapılmış olmanın bir yolu.’’

Başarılı girişimci olabilmenin önemli bir ögesi diye düşünmeye başladım stil ve tarzı, ama kelime içeriğinden ziyade Bukowski içeriğinde.

Yine aynı şekilde “değer önerisi” tasarım aşamasından itibaren bir stil taşımaya başlamalıdır ve bu stil değer önerisinin galiba en temel ögelerinden biridir.

Ve bu, başkalarında olmayan bir stil olmalıdır.

İNSANOĞLU GİRİŞİMCİ DOĞAR

coolbabyMicro kredi kavramının kurucusu, Nobel Barış Ödülü sahibi Muhammad Yunus’un dediği gibi “Tüm insanlar girişimci olarak doğar. Maalesef birçoğumuz bu yönümüzü açma fırsatı bulamayız ve gizli kalır.”

Mağaralarda yaşadığımız dönemlerde hepimiz girişimciydik ve kendi işimizi yapıyorduk. Yiyeceğimizi buluyor, karnımızı doyuruyorduk.

Ama uygarlık ilerledikçe bu yönümüz bastırıldı, işçi ve çalışan olduk, çünkü bizi sen işçisin diye damgaladılar. Girişimciliğimizi unuttuk.

Evet, hepimiz aslında girişimci olarak doğuyoruz, ancak bu hepimizin birer şirket kurması anlamına gelmiyor tabi ki. Ama bir çoğumuz zaman içerisinde şirket de kurmaz zorunda kalacağız, kapitalist sistemin gereği şirketler çalışan yerine taşeron kullanmaya daha fazla itildikçe, teknolojik gelişim arttıkça, şirketlerin ömrü kısalmaya devam ettikçe öncelikle işinde iyi olanlar taşeronluğa doğru itilecekler ve şirket kurmak zorunda kalacaklar.

21. yüzyılda hala 20. yüzyıl uygulamalarını kullanıyoruz ama bunlar çok hızlı değişmek zorunda kalacak.

Geleceği belirleyecek olan 5 temel faktör var;

Teknoloji

Küreselleşme

Nüfus ve yaşama süresi

Toplum

Enerji Kaynakları

Bu beş faktör dünyamızın, toplumun, iş yaşamının, işimizin geleceğini şekillendirecek, hatta dünyadaki politik yapıyı şekillendirecek

Peki gelecekte şirketler nasıl olacak ? İşimiz nasıl olacak ? Bunları şimdiden düşünmeye ve konuşup anlamaya çalışmamız gerekiyor. Çünkü değişimin hızı artık çok yüksek ve eskiden nesiller alan ve büyük olduğunu sandığımız değişimler artık ömürlerimize sığmaya başladı, bunları öngöremeyenlerin yaşamları kısalacak ve değişim yaratanlar, öngörebilenler yaşayacak.

Next Page →

Follow on Feedly